Ana Siteye Dön

Nisan 2006

Sayı: 4

2006 Dünya Su Günü: Su ve kültür

2006 Dünya Su Günü: Su ve kültür

BM Genel Kurulu, Aralık 2003’te, 2005-2015 arasındaki 10 yıllık dönemi ‘Hayat için Su’ adını verdiği uluslararası eylem yılları olarak ilan etti.

Ankara, Nisan 2006

Su yaşamın can damarıdır. Sürdürülebilir kalkınma, doğal çevrenin korunması, yoksulluğun ve açlığın önlenmesi için hayati önem taşır. Su insan sağlığı ve refahı için vazgeçilmezdir. Bu gerçeklerden yola çıkan BM Genel Kurulu, Aralık 2003’te, 2005-2015 arasındaki 10 yıllık dönemi ‘Hayat için Su’ adını verdiği uluslararası eylem yılları olarak ilan etti. Her yılın 22 Mart gününü de Dünya Su Günü (WWD) olarak açıkladı.

Dünya Su Günü’nde yapılacak etkinlikleri koordine etmek için her yıl farklı bir BM temsilciliği ve temiz su kaynaklarının birçok değişik yönünü yansıtmak üzere farklı bir tema seçiliyor. 2006 için Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) “Su ve Kültür” temasını belirledi. UNESCO, Birleşmiş Milletler’in odak noktası olan kültürel çeşitliliğin teşvik edilmesi paralelinde, dünyada birçok farklı kültürel gelenek olduğu gibi, suya bakış açısının, suyun kullanımının ve kutsanmasının da birçok değişik yolu olduğu gerçeğine dikkat çektiyor.

Günümüzde dünyada 1 milyardan fazla kişinin temiz suya erişimi yok. 2.4 milyardan fazla insan ise temel sağlık ve temizlik şartlarından yoksun yaşıyor. Temiz suya erişim oranı Afrika’da en düşük; temel sağlık ve temizlik şartlarından yoksun kişi sayısı ise Asya’da en yüksek. Oysa, su krizi büyük oranda kendimizin yarattığı bir sorun. Su krizinin, doğal kaynak yetersizliğinden, finansman veya teknoloji eksikliğinden değil; daha çok, su kaynaklarının geliştirilmesi, yönetilmesi ve toplumun değişik katmanlarına ulaştırılması ile ilgili bir dizi politik, sosyal, ekonomik ve idari sistemi içeren ‘Su Yönetişimi’ndeki büyük başarısızlıktan kaynaklandığı açık. BM bu konuda somut faaliyetler gerçekleştiriyor: su kaynaklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla ilgili kamuoyu bilincini artırmak için yayınlar çıkarıyor, belgeler dağıtıyor; konferanslar, yuvarlak masa toplantıları, seminerler ve sergiler düzenliyor.

BM Kalkınma Programı (UNDP) da su kaynaklarının sürdürülebilir gelişimi ve yönetimi konusunda çalışıyor. UNDP’nin Su Yönetişimi Programı üye ülkelere aşağıdaki alanlarda değişik seviyelerde yardım sağlıyor:

1. Su Kaynakları, Su Tedariki ve Sağlık/Temizlik Şartları alanlarında Yerel Yönetim;
2. Entegre Su Kaynakları Yönetimi;
3. Küresel ve Bölgesel Su Sorunları ile Mücadele yolları;
4. Su ve İklim Değişikliği;
5. Kadın-erkek eşitliğinin yaygınlaştırılması;
6. Etkin Su Yönetişimi için Kapasite Geliştirilmesi.

UNDP, aynı zamanda Küresel Çevre Fonu’nun (GEF) uygulayıcı organların biri. UNDP ve GEF, Uluslararası Sular konusunda önemli bir programı yönetiyor ve uyguluyor. Bunun yanı sıra, kıyılar, deniz ve tatlı su ekosistemleri ile ilgili birçok ortak biyo-çeşitlilik projesi yürütüyor.

UNDP Türkiye Temsilciliği ve su

UNDP Türkiye Temsilciliği, çevre portföyünde suyla ilgili konulara büyük önem veriyor. UNDP Türkiye’nin Karadeniz Ekosistemleri Islah Projesi (BSERP) bu alanda desteklenen projelere bir örnek. BSERP’in ana hedefi, Karadeniz’e atılan nitrojen ve fosforun 1997’de gözlemlenen seviyelerin üstüne çıkmasını önlemek için alınan öncelikli tedbirlerin tanımlanması, ulusal politikaların geliştirilmesi ve yönetmeliklerin çıkarılması konusunda katılımcı ülkelere destek vermek. Diğer yandan, Karadeniz Konvansiyonu çerçevesinde bölgesel işbirliğini güçlendirmek, kıyı ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımını mümkün kılmak için bölgesel ve ulusal seviyelerde sürdürülebilir bir kıyı kuşağı yönetiminin, kıyıların ve deniz ekosistemlerinin ve doğal yaşamının korunması gibi öncelikli girişimlerin tanımlanması, kurumsal ve yasal araçların tesis edilmesi de özel hedefler arasında bulunuyor.

UNDP Türkiye’nin bir diğer projesi “Karaurgan Köyü Doğal Atıksu Arıtımı”. Bu proje, atıksuyun nehirlere doğrudan karışması sonucu oluşan sağlık problemlerini önlemek için doğal filtreli havuzlarla bir atıksu sistemi kurmayı amaçlıyor. 2005’te kurulan Karaurgan Kalkınma Derneği, bu problemi çözmek için doğal atıksu arıtımı uygulamasını başlattı. Doğal Atıksu Arıtım Sistemi’nin sürdürülmesi için köy sakinleri tarafından dernek önderliğinde bir komite kurulacak ve bir fon yaratılarak yönetilecek. Ayrıca, doğal filtreden geçmiş havuz suyu ile Karaurgan köyünün 400.000 m2’lik tarım alanının sulanması da planlanıyor.

 

 

 

 

 

Yorum: Su paylaşımındaki eşitsizliğe son verme zamanı

Şimdi dürüst olalım. Bu satırları okuyan hiç kimse, ailesinin günlük su ihtiyacını karşılamak için 3 km ötedeki dereye yürüyerek güne başlamamıştır. Hiç birimiz tuvalet ihtiyacı için tarlayı, yol kenarını veya bir naylon torbayı kullanmak zorunluluğunun utancını yaşamadık. Çocuklarımız bir bardak temiz su ve sağlıklı bir tuvalet bulamadıkları için ölmüyor.

Ankara, Nisan 2006

Belki de bu yüzden ‘su krizi’ konusunda bu denli dar bir bakış açısına sahibiz. Su havzalarının seviyesinde biraz azalma olsa, su sayacı kullanmanın zorunlu hale getirilmesi tartışılsa veya hükümet halkı daha az sifon çekmeye ve uzun banyo yerine duş almaya teşvik eden birkaç duyuru yayınlasa, hemen ulusal çapta acil tehlike konumuna geçiyoruz. Gazeteler, bahçe sulama yasağı haberi gelecek diye, baş sayfalarının baskısını bekletiyorlar.


Önümüzdeki 24 saat içinde, yaklaşık 4000 çocuk, kirli suların ve kötü sağlık/temizlik koşullarının neden olduğu ishaller yüzünden hayatını kaybedecek. Bu amansız insani felaketin her yıl aldığı can sayısı, Manisa ilinin nüfusundan daha yüksek. Kirli su, insan yaşamı için savaş ve terörden daha ciddi bir tehlike oluşturuyor. Ama bu tehlike, zengin ülkelerdeki kamuoyu nabzı ölçeğinde zar zor kaydediliyor.

Önlenebilir çocuk ölümleri, buzdağının sadece görünen kısmı. Gelişmekte olan ülkelerde nüfusun yarıya yakını, suyla-bağlantılı hastalıklardan zarar görüyor. Bu hastalıklar insanların sağlığını tümden bozuyor, geçinme gücünü kırıyor ve eğitim potansiyelinin altını kazıyor. Bu hastalıklar yüzünden, her yıl kabaca 400 milyon okul günü kaybediliyor.

Su krizinin ardındaki istatistikler iç karartıcı. 21’inci yüzyılın başında ve giderek zenginleşen bir küresel dünya ekonomisi ortamında 2.6 milyar kişi, en temel tuvalet altyapısından bile yoksun yaşıyor. 1 milyardan fazla insan, hiçbir güvenli içme suyu kaynağına sahip değil. Binyıl Kalkınma Hedefleri (Milennium Development Goals), temiz suya erişme imkanı olmayan insanların oranını, 2005 yılına kadar yarıya indirme sözünü veriyor, ama dünya bu yolda hala çok geride...

Temiz suya erişmedeki eşitsizlik, dünyamızı bölen yaygın eşitsizliklerin bir yansıması. İngiltere’de ister yağmur yağsın, seller götürsün, isterse kuraklık gelsin, herkes günde ortalama 160 litre temiz su kullanır. Mozambik veya Etiyopya’nın kırsalında ise, insanlar kadınların ve genç kızların nehir ve göllerden evlerine taşıyabildikleri kadar suyla yetinmek zorunda: yani hanede kişi başına günde ancak 5-10 litre su kullanabiliyorlar. Su taşıyan kadınların azizeleri çağrıştıran görüntüsü, aslında insanlık-dışı bir gerçeği gizliyor. Kızgın güneşin altında, 20 litrelik plastik su bidonu ile (yaklaşık 25 kg) altı kilometre yol yürümeyi bir deneyin bakalım...

Temizlik ve sağlık koşullardaki eşitsizlik ve küresel uçurum daha da tüyler ürpertici. “The Constant Gardner” filmini görmüş olanlarınız, Rachel Weisz’ın gittiği cıvıl cıvıl, renkli Kenya gecekondu mahallesini hatırlayacaktır. Orası Kibera idi. 750.000’lik nüfusuyla Afrika’nın en büyük gayrı-resmi yerleşimlerinden biri ve başkent Nairobi halkının dörtte birini barındırıyor. Kibera’lıların yüzde 90’dan fazlasının evinde hela yok. Bu durum, (filmde gösterilmiyordu ama)‘uçan tuvalet’ fenomenini yaratmış. Başka çaresi olmayan insanlar, naylon poşetlere doldurdukları dışkılarını sokak ve hendeklere atıyorlar. Bu da, kamu sağlığı açısından korkunç sonuçlara yol açıyor.

Kibera, gelişmekte olan dünyayı temsil eden bir mikrokosmos, kendi başına küçük bir dünya. Jakarta, Manila, Nairobi ve Lagos gibi şehirlerde hızlı kentleşme ve son derece yetersiz su ve kanalizasyon altyapısı sonucunda, insan dışkısıyla kirlenmiş sular kalabalık gecekondularda yaşayan milyonlarca aşırı yoksul ve çaresiz insanın sağlığını sürekli tehdit ediyor.

Üstelik bu yoksul insanlar, sanki yeterince mağdur olmuyormuş gibi (“yaralarının üstüne bir de hakaret yer gibi”), su için her zaman zenginlerden daha fazla para ödemek zorunda. Kibera’da bir ölçek su için, Manhattan ve Londra’dakinin üç katı, Nairobi’nin yüksek gelirli sayfiyelerindekinin ise on katı bedel ödeniyor. Bu durum, gelişmekte olan dünyanın başka şehirlerinde de aynı. Çünkü: varlıklı kesimlere su sağlayan tesisler subvanse edilerek, suyu tüketicilere ucuza pompalıyor, yoksullar ise bu imkandan yararlanamıyor. Gecekondularda yaşayanların, suyu yüksek fiyatla esnaftan almak veya en yakın dereden getirmek arasında seçim yapmaktan başka şansları yok.

Su ve temizlik/kanalizasyon altyapısı koşullarındaki eşitsizliği yenmek, ahlaki bir zorunluluk olduğu kadar, ekonomik sağduyu gereğidir de. Binyıl Kalkınma Hedefleri’ni karşılamak, önümüzdeki on yıl içinde, her yıl için yaklaşık 4 milyar dolara mal olacak. Bu maliyet, Avrupa ve A.B.D.’nin bir aylık şişe suyu harcamalarının toplam miktarına eşit. Başka bir deyişle, zengin ülkelerdeki insanların sağlığa hiçbir katkısı olmayan bir moda ürünü için harcadıkları paranın daha azı ile, gelişmekte olan ülkelerdeki çocukların başta gelen ölüm nedeni olan bir hastalığı yenebiliriz.Ve yatırılan her 1 Doların karşılığında, sağlık ve dolayısıyla verimlilik artışı için 3 ila 4 Dolar arasında kaynak yaratmış oluruz. Bunu basit bir yatırımcı mantığı olarak da düşünebiliriz.

O zaman neden böyle yavaş ilerleme kaydediliyor? Bunun kısmen yanıtı, ezici çoğunlukla yoksulların katlandığı bir kriz olduğu içindir. Afrika’nın Sahra-altı ülkelerinin ve diğer gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri, genellikle suyu geniş çapta yoksullara ulaştırmak yerine, subvansiyonla ucuzlaştırılmış olarak zengin vatandaşlarına pompalamayı tercih ediyorlar. Su ve temizlik koşullarına verilen düşük öncelik, bu devletlerin ulusal bütçelerine de yansıyor – altyapı harcamalarına sağlanan finansman kronik olarak yetersiz düzeyde kalıyor.

Dış yardımlar da ihtiyacın çok altında. En yoksul ülkeler, artan yerel finansman ve iyileştirilen kamu hizmetleri yönetişimine rağmen, dış finansmanlarını büyük ölçüde artırmak zorunda. Temiz su ve sağlık altyapılarını geliştirmek için, geri ödemesi 20 yıl veya daha fazla sürecek, büyük çaplı yatırımlar yapmaları gerekiyor. Oysa bu sektörlere ayrılan yardımların payı, (Irak’a aktarılan yardımların artması sonucunda) yarı yarıya azaltıldı ve 1997’den beri reel olarak düştü. Daha da kötüsü, dış yardımlar çoğunlukla gerçekten ihtiyaç duyulan bölgelere gitmiyor. Sahra-altı Afrika ülkeleri en büyük finansman açığını yaşarken, yardımın sadece yüzde 15’ini alıyorlar.

‘Yardımları kamu sektörü mü, yoksa özel sektör mü yapsın?” şeklindeki kısır tartışmalar da işleri hızlandırmıyor. Özelleştirme sihirli bir formül değil, ancak bazı durumlarda verimi artırmak için özel sektörün sağladığı hizmetler gerekli olabiliyor. Buna karşılık, kamu sektörünün ihtiyaçlara yanıt vermedeki başarısızlığı ve bu kesime sağlanan finansmanın yetersizliği, yoksul insanları özel su piyasalarına yönelmeye zorluyor, bunun bedeli ise çok ağır olabiliyor.

Su herhangi bir mal, bir meta değildir. Yaşamın, insanlık değerinin ve fırsat eşitliğinin kaynağıdır. Bu yüzden piyasa güçlerine bırakılamayacak kadar önemlidir, ve suyun insanlara ulaştırılması sorumluluğu hükümetlere düşer. Ödeme yeteneği olsun veya olmasın, insanın su ihtiyacı esastır. Gerek özel, gerek kamu kesimindeki tüm su tedarik firmalarının asgari bir miktar suyu ücretsiz olarak sağlamalarını şart koşan bir yönetmelik getiren Güney Afrika Cumhuriyeti bu konuda öncülük etti. Senegal ve Manila da yeni kamu-özel kesim ortaklıkları yoluyla, varlıklı tüketicilere küçük ek ücretler getirerek yoksullara ucuz su ulaştırmaya başladı. ‘Eşit paylaşım’ kavramının modası bugünlerde geçmiş olabilir, ama zenginlere sağlanan su desteğini fakirlere yönelik kamu yatırımlarına dönüştürmek kalkınmayı hızlandıracak ve pek çok yoksul ülkeyi yaralayan derin adaletsizlik uçurumunun kapatılmasına yardımcı olacaktır.

Her şeyden çok siyasi liderliğe ihtiyacımız var. Örneğin İngiltere’de 19. yüzyılda yaşanan su ve temizlik krizi, belediyeleri, sanayicileri ve sosyal reformcuları bir araya getirerek güçlü politik koalisyonların doğmasına yol açmıştı. Bu koalisyonlar, değişim için karşı konulmaz bir güç yarattı ve geniş çaplı yeni kamu yatırımlarına ve yönetişim sistemlerine zemin hazırladı. Vatandaşlık sorumluluğu, ekonomik çıkarlar ve ahlaki ilkeler birleşerek, su ve temizlik altyapısının kurulmasını ulusal bir dava haline getirdi.

Bugün, yeni toplumsal akımlar ve hükümetler ile sivil toplum kuruluşları arasında kurulan ortaklıklar kriz konusunda önemli ilerlemeler kaydetmeye başladı.Bunların güçlendirilmesi ve derinleştirilmesi gerekiyor. Ama bu konuda küresel bir liderliğe ve zengin ülkelerde su ve temizlik koşullarını gündemlerinde ön sıraya alan bilinçli bir kamuoyuna da ihtiyacımız var.

Evet belki de daha az banyo yapmalı ve bahçe sularken tutumlu olmalıyız. Hiç birimiz dünyada 1 milyon çocuğun, gerçek anlamda bir bardak temiz su ve tuvaletsizlik yüzünden öldüğü bir dünyayı hoş görmeyi kabullenemeyiz.

Kevin Watkins
UNDP İnsani Gelişme Raporları Bürosu Direktörü

Türkiye ve küresel ısınma

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin uygulanması yolunda Türkiye'nin ne gibi adımlar attığını gösterecek olan Birinci Ulusal Bildirim adlı raporun hazırlanmasını öngören proje çerçevesinde, Şubat ve Mart aylarında farklı kesimler için ardı sıra bilinçlendirme toplantıları yapıldı.

Ankara, Nisan 2006

Türkiye, kavurucu yaz sıcakları öncesinde, küresel ısınmanın önlenmesine yönelik faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Çevre ve Orman Bakanlığı (ÇOB), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Küresel Çevre Fonu (GEF)’nun ortaklaşa yürüttüğü ve BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin uygulanması yolunda Türkiye'nin ne gibi adımlar attığını gösterecek olan Birinci Ulusal Bildirim adlı raporun hazırlanmasını öngören proje çerçevesinde, Şubat ve Mart aylarında farklı kesimler için ardı sıra bilinçlendirme toplantıları yapıldı.

Bu toplantılardan en sonuncusu, 23 Mart 2006’da, Ankara’da yapılan sivil toplum kuruluşlarına (STK) yönelik olanıydı. “İklim Değişikliği ve Sivil Toplum Kuruluşları” adlı forumda konuyla ilgili tüm STK’lar biraraya getirilerek, yapılan çalışmalar hakkında karşılıklı bilgi aktarımında bulunuldu. Forumun amacı, STK faaliyetlerinin de aynı amaca odaklanmasını sağlamak ve STK’lar, ilgili araştırma ve devlet kuruluşları arasında sinerji ve işbirliği yaratmaktı.


İklim değişikliğinin nedenleri, etkileri ve olası sonuçları, Türkiye’nin global iklim değişikliğindeki payı ve BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) taraf olan bir ülke olarak yerine getirmesi gereken sorumlulukları, iklim olaylarının doğuracağı sonuçlarla mücadele için yürütülen adaptasyon projeleri ve alternatif enerji kaynakları gibi konulara ilişkin konuşmalardan sonra, foruma katılan STK’lar yaptıkları çalışmalardan, duydukları endişelerden ve hükümetten beklentilerinden bahsettiler.

Oturum başkanlığını ÇOB Müsteşar Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün yaptığı foruma, ÇOB Çevre Yönetimi Genel Müdür Yardımcısı Fevzi İşbilir, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nüzhet Dalfes, TÜBİTAK ICCAP (Arid Alanlarda İklim Değişikliğinin Tarımsal Üretim Sistemlerine Etkisinin Belirlenmesi) Projesi Çukurova Üniversitesi Proje Koordinatörü Prof. Dr. Rıza Kanber, UNDP Türkiye Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Programı Koordinatörü Dr. Katalin Zaim, İklim Değişikliği Alanında Yürütülen Ulusal Bildirim Projeleri GEF Proje Koordinatörü Dr. Günay Apak ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Doç. Dr. Filiz Karaosmanoğlu konuşmacı olarak katıldı.

ÇOB Müsteşar Yardımcısı Prof.Dr.Mustafa Öztürk ‘Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye’de, çoğu ilde kükürt dioksit salınımı AB üyesi ülkelere kıyasla çok düşük olmasına rağmen, sera gazlarından kaynaklanan partikül kirliliği yüksek. Türkiye’de çöplerin sadece %50’ye yakını düzenli olarak toplanıyor ancak, bu çöp toplama alanlarından yayılan metan gazı (bir sera gazı türü) geri kazanılmıyor; enerji kaybına yol açıyor. Çöplerin geri kalanı ise zaten kendi haline bırakılan, kontrol dışı çöpler ve buralardan salınan metan gazı atmosfere karışıyor,’ dedi.

Fosil yakıt kaynaklı dünya emisyon dağılımından bahseden ÇOB Çevre Yönetimi Genel Müdür Yardımcısı Fevzi İşbilir de, 1995’te gelişmiş ülkelerin %73 ile atmosfere en çok fosil yakıt kaynaklı sera gazı emisyonu katkısı olan ülkeler olduğunu ancak 2035 projeksiyonunda bu sayının gelişmekte olan ülkelerle gelişmiş ülkeler arasında %50-%50 paylaşılacağını söyledi. İşbilir, ‘2001 yılı Dünya Enerji Bazlı Karbondiyoksit Emisyonları’nda Türkiye %0.7 gibi çok küçük bir orana sahip,’ dedi.

Tüm katılımcılar, yerel bilgilerin üretilmesi ve bunların uluslararası bilgilerle kaynaştırılarak, Türkiye’de gerekli önlemlerin alınması konusunda görüş birliğine vardı.

İklim değişikliği alanındaki çalışmalar kapsamında, daha önce 6-10 Mart 2006 tarihlerinde de, uluslararası uzman desteğinin alındığı ve başta Türkiye İstatistik Kurumu olmak üzere, ilgili tüm kuruluşların kapasitelerinin geliştirilmesine yönelik “Sera Gazı Emisyon Envanteri Belirsizlik Analizleri” eğitimi gerçekleştirildi.

Bu etkinliklerin yanısıra, 2-3 Mart 2006 tarihinde “İklim Değişikliğinin Arazi Kullanımı ile İlişkisi ve İklim Değişikliğinin Etkileri, Duyarlılık ve Uyum” konulu çalıştay düzenlendi. Araştırmacılardan, Devlet Meteoroloji İşleri’nden ve Çevre ve Orman Bakanlığı AR-GE Başkanlığı’ndan organizasyon katkısının alındığı, ilgili devlet kuruluşları ve bazı STK’larla birlikte toplam 70 kişinin katıldığı çalıştay, İklim Değişikliğinin etkileri ve adaptasyon alanlarında durum tespitinin yapılması ve proje/çalışma gerektiren konuların belirlenmesine yönelik fikir alışverişi bölümlerinden oluştu.

Ulusal Enerji Verimliligi haftasi dolayisiyla 23-24 Subat 2006'da düzenlenen toplantida, Iklim Degisikligi alaninda yapilan UNDP destekli ulusal çalismalar GEF proje yönetim sunumu ile Dr.Günay Apak tarafindan aktarildi.

Hafta etkinliklerinde açilan UNDP standi ile çalismalar kamuoyuna sunuldu.

Türkiye’nin ilk sera gazı emisyon envanterinin oluşutulmasına yönelik çalışmalar çerçevesinde, Avrupa Çevre Ajansının desteği ile gerçekleştirilen 7-9 Şubat Sera Gazı Envanter Eğitimi’nden toplamda 27 yetkili uzman katılımcı yararlandı. Eğitim süresince, emisyon hesaplama çalışmaları ve Türkiye’ye özgü emisyon faktörü seçim teknikleri açılarından önemli ilerlemeler kaydedildi.

2-3 Şubat 2006 tarihlerinde gerçekleştirilen ve disiplinlerarası bir çalışma olan iklim değişikliğinin etkin iletişim ve haberleşme ile sürdürülmesine yönelik bakanlıklararası 26 katılımcının yeraldığı “Etkili İletişim” eğitimi gerçekleştirildi.

Tüm bu çalışmalar, Türkiye Hükümeti ve UNDP’nin ortaklaşa yürüttüğü, Küresel Çevre Fonu’nun 405 bin Amerikan doları destek verdiği proje çerçevesinde yapılıyor. Proje kapsamında, iklim değişikliğinin olası etkileri inceleniyor ve sera gazları emisyon envanteri oluşturuluyor. Bu çalışma ayrıca, 2020 yılına kadar öngörülen sera gazı emisyon hesaplarını da içerecek. Proje kapsamında, alternatif enerji senaryoları değerlendirilecek, emisyonların azaltılması için olası önlemler üzerinde çalışılacak. Ağırlıklı olarak yerel uzmanların katkısıyla, Birinci Ulusal Bildirim hazırlanıyor ve aynı zamanda kamuoyunu bilinçlendirme kampanyaları düzenleniyor. 

İklim değişikliğiyle ilgili uluslararası çabalar

Dünya iklimi, tarih boyunca doğal süreçler kapsamında zaman zaman değişikliğe uğradı. Daha önceleri normal karşılanan bu değişim bugün, insan etkinliklerinin iklim üzerindeki olumsuz sonuçlarıyla birlikte, tüm dünyayı tehdit eden bir olgu haline geldi. Günümüzde biliminsanları, insanlar ve ekosistem üzerinde büyük etkiler yaratması beklenen yeni bir tür iklim değişikliğinden bahsediyorlar. Atmosferde karbon dioksit ve diğer sera gazlarının birikimi gün geçtikçe artıyor ve bu birikim fosil yakıt kullanımı, enerji üretimi, ormansızlaşma, sanayileşme ve diğer insan etkinlikleri sebebiyle gerçekleşiyor. Biriken sera gazları dünyayı bir battaniye gibi kuşatarak, enerjinin yeryüzünden ve atmosferden kaçışını engelliyor ve doğal iklim süreçlerini olumsuz etkileyecek bir aşırı ısınmaya sebep oluyor.

İnsan etkinliklerinin iklim üzerindeki etkilerine ilişkin ilk kanıtlar 1979’da Birinci Dünya İklim Konferansı’nda ortaya çıktı. Kamuoyunun çevre sorunlarına ilişkin duyarlılığının 1980’li yıllarda artmasıyla beraber, hükümetler de iklimle ilgili konuların bilincine daha fazla vardılar. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu 1988 yılında benimsediği kararda “küresel iklimin, insanlığın bugünkü ve gelecekteki kuşakları adına korunması” çağrısında bulundu. Aynı yıl, Dünya Meteoroloji Örgütü ve BM Çevre Programı (UNEP) yönetici organları, konuya ilişkin bilimsel bilgileri araştırmak ve değerlendirmekle görevli “Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli” (IPCC) adı altında yeni bir organ oluşturdular. IPCC’nin, İkinci Dünya İklim Konferansı’nda yaptığı çağrıyla iklim değişikliği ile ilgili küresel ölçekli bir anlaşmaya gidilmesine karar verildi ve 21 Mart 1994’te BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) yürürlüğe girdi. Amacı atmosferde tehlikeli bir boyuta varan insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının iklim sistemi üzerindeki olumsuz etkisini önlemek ve belli bir seviyede durdurmak olan sözleşme, yürürlüğe girmesinden itibaren 188 devlet ve Avrupa Birliği tarafından onaylandı., Türkiye’nin UNFCCC’ye taraf olması ise ancak 189. ülke olarak ve 24 Mayıs 2004 gibi çok geç bir tarihte oldu.

Daha çok gence erişmek için bilgisayar eğitimine devam

2005 yılının ikinci yarısında 1200 gencin bilgisayar eğitimi almasına yol açan ve UNDP, Microsoft ve Habitat ve Gündem 21 Gençlik Derneği tarafından ortaklaşa yürütülen “Bilenler Bilmeyenlere Bilgisayar Öğretiyor” projesi tüm hızıyla devam ediyor.

Ankara, Nisan 2006

Mart ayının başında ikinci aşaması başlayan proje çerçevesinde, önümüzdeki bir yıl içinde, 25 bin gence daha ulaşılması hedefleniyor.

Microsoft ve UNDP tarafından desteklenen, Habitat ve Gündem 21 Gençlik Derneği’nin yürüttüğü projenin temel amacı, Türkiye Yerel Gündem 21 Programı kapsamında oluşturulan yerel gençlik meclislerinin ve illerdeki özellikle sosyal imkanları kısıtlı gençlerin bilgi ve iletişim teknolojileri konusunda kapasitelerinin geliştirilmesi.

Proje, geçen yılın Mart ayında, akranlarını bilgisayar konusunda gönüllü olarak eğitecek 40 gencin seçilmesi ve bu gençlere, kendi yaşadıkları bölgelerdeki akranlarını eğitebilmeleri için verilen kursla başladı. Eğitmen olarak eğitilen 40 genç, daha sonra, kendi yaşadıkları bölgelere gidip, yerel düzeydeki imkanları araştırdılar, değişik kurum ve kuruluşlarla anlaşıp, kah sosyal tesislerde, kah internet kafelerde akranlarına bilgisayar eğitimi verdiler...

Haziran 2005 – Şubat 2006 tarihleri arasında 1200 gence ulaşıldı. Bilgisayar eğitimi alan ve daha sonra bu öğrendiklerini, evdeki 7 kardeşine de öğrettiğini anlatan genç kız gibilerin hikayeleri, bu sayının aslında çok daha yüksek olabileceğini de gösteriyor.

Sayıları bu yıl 45’e çıkan ve 26 ilden gelen gönüllü eğitmen takımı ile “Bilenler Bilmeyenlere Bilgisayar Öğretiyor” projesi kapsamında üç yıl boyunca sosyal imkanları kısıtlı 15 – 25 yaş grubundaki toplam 100.000 gence temel bilgisayar eğitimi verilmesi hedefleniyor. Eğitimlerin bu yılki bölümünde, genç kızların eğitimine daha büyük ağırlık verilecek. Geçen yıl yaş ortalamaları 19 olan eğitim alan gençlerin yüzde 52’si erkek, yüzde 48’i kızdı.

'Doğu Anadolu Kalkınma' projesinin etkileri

UNDP ve “Doğu Anadolu Kalkınma Projesi (DAKAP) ” ortakları, 24 Mart 2006’da Ankara’da bir araya gelerek, 2001 yılından bu yana Doğu Anadolu bölgesinin sosyal ve ekonomik kalkınmasını, özellikle katılımcı kırsal kalkınmayı, kırsal turizmi ve yerel girişimciliği desteklemek amacıyla yürütülen projenin etkilerini ve kaydedilen ilerlemeyi değerlendirdiler.

Ankara, Nisan 2006

Toplantıya Atatürk Üniversitesi temsilcilerinin yanı sıra, devlet kuruluşlarından (Tarım Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı, GAP Bölge Kalkınma İdaresi), yerel sivil toplum kuruluşlarından (Erzurum ve Bayburt Ticaret ve Sanayi Odaları) ve uluslararası kuruluşlardan geniş katılım sağlandı.

UNDP Türkiye Temsilcisi Jakob Simonsen ve Ulusal Program Koordinatörü Prof. Ziya Yurttaş’ın yaptıkları açılış konuşmalarından sonra, proje ortakları ve çalışanları projenin üç farklı bileşkeninde kaydedilen ilerlemeleri sundu. Kırsal kalkınma bileşkenini Sur-Kal’dan (Sürdürülebilir Kırsal ve Kentsel Kalkınma Derneği) Ahmet Saltık, Çoruh vadisindeki kırsal turizm girişimlerini Turizm Koordinatörü Kenan Bayraktar, geniş kapsamlı proje faaliyetlerinin yanı sıra girişimci etkinliklerini ise Proje Müdürü Erol Çakmak anlattı. Konuların tartışılmasından sonra, Yönlendirme Komitesi üyeleri projenin dış etkilerini de değerlendirdi.

Değerlendirme raporunun bulguları şöyle özetlendi:

• Proje, kapasite yaratmada kayda değer bir başarı elde etti; projenin üç bileşkeninde de sivil toplum kavramı ve toplu hareketin gücü kanıtlandı
• İnsan sermayesi potansiyeli yükseldi
• Projenin desteğiyle birkaç sivil toplum örgütü kuruldu veya güçlendirildi
• Özellikle kırsal kalkınma bileşkeninde, Bölge Kalkınma Konseyleri ile program etkinliklerinin sürdürülebilirliği sağlandı

Raporda, aşağıdaki hususlara da dikkat çekildi:

• DAKAP projesinin odak noktasının, azami etki yaratmayı zorlaştıracak şekilde, fazlaca geniş tutulmuş olduğu
• Üç bileşken arasında daha güçlü bir sinerji yaratılması gerektiği
• Gelecekte, ilgili Bakanlıkları projeye daha fazla dahil ederek, projenin etki ve sürdürülebilirliğini artırmak gerektiği

Sunumların ardından yapılan oturumda, ilgili hükümet temsilcileri ile projenin faydalanıcıları, projenin etkisinin ve ilgili kuruluşlarla işbirliğinin nasıl artırılabileceği konusunda görüş alışverişinde bulundular. Katılımcılar, kalkınma projelerinde katılımcı yöntemlerin önemine, ve derneklere ve örgütsel yeteneklere destek sağlanmasının gereğine dikkat çekerek, bunların sürdürülebilirlik konularında temel ihtiyaçlar olduğunu vurguladılar.

Katılımcılar, kırsal kalkınma girişimlerinde, Bölge Kalkınma Konseylerinin proje planlama, uygulama ve izleme aşamalarına yaygın olarak dahil edilmeleri gereğinin de üzerinde durdular. Proje ortakları, Bayburt Ticaret Odası’nın ve doğal taş sektörünün başarılı deneyimlerinin, ortaklar arasında en iyi yerel işletme örneği olduğuna da değindiler.

DAKAP projesi, Ocak 2001’de üç ana alanda sosyal ve ekonomik kalkınmayı desteklemek amacıyla başlatıldı. Bu alanlar katılımcı kırsal kalkınma, kırsal turizm ve yerel girişimcilik. Proje, İsviçre Kalkınma ve İşbirliği Ajansı, UNDP ve Atatürk Üniversitesi tarafından finanse ediliyor, ve insanı merkeze alan Sürdürülebilir İnsani Kalkınma için iyi modeller geliştirmeyi hedefliyor. DAKAP, proje etkinliklerinin tasarlanması ve uygulanması konusunda merkezi ve yerel devlet kurumlarıyla yakın işbirliği kuruyor. Aynı zamanda, yerel sivil toplum kuruluşları ve diğer kurumlarla, programın sıkıca sahiplenilmesi, ve geliştirilen politikaların ve yapıların sürdürülebilirliğini teşvik etmek için yakın işbirliği içinde çalışıyor. Proje kapsamında kısa bir süre önce, yürütülen faaliyetlerin Doğu Anadolu’nun kalkınmasına etkilerini belirlemek ve gelecekteki benzer girişimler için öneriler geliştirmek için bağımsız bir değerlendirme de hazırlatıldı.

UNDP'nin araştırması ticari bankaların mikrofinansa yaklaşımını ortaya koyuyor

UNDP ile Türkiye Bankalar Birliği’nin 17 Mart 2006’da İstanbul’da düzenledikleri bir günlük panelde ‘Ticari Bankalar ve Mikrofinans’ konulu araştırmanın sonuçları tartışıldı.

Ankara, Nisan 2006

Panelde, Türk bankalarına uygulanması uygun görülen mikrofinans modelleri ve araştırmanın aşağıdaki ana bulguları görüşüldü:

  • Türk ticari bankaları, kriz sonrası piyasa şartlarının yarattığı artan rekabet baskısına tepki olarak portföylerini çeşitlendirmek amacıyla, Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelere (KOBİ) yönelmeye başladılar. Hatta bazı bankalar, mikro-işletmeler olarak tanımlanan KOBİ’lerin alt pazarlarını da keşfetmeye başlıyor.
  • Halen bankalar, karlı buldukları KOBİ pazarından daha çok yararlanma gayreti içinde. Araştırma sonuçları, bankaların KOBİ pazarı doygunluğa eriştikten veya tüketildikten sonra, ve rekabet koşulları kar marjlarını önemli ölçüde azaltınca, mikrofinans pazarına girme çabasını göstereceklerini ortaya koyuyor.
  • Ancak, araştırmada yapılan görüşmelerden edinilen izlenime göre, bazı yardımcı politikalar ve tedbirlerle bu sürecin hızlandırılması mümkün. Mikrofinans hizmetlerine uygulanan vergi teşvikleri ve küçük krediler için tasarlanan hibe programları, beklenenden daha kısa dönemde mikrofinansa girme konusunda bankaları cesaretlendirebilir.
  • Araştırma, bazı bankaların mikro krediler açma kararı vermeden once, bazı örneklerle mikro kredi vermenin sürdürülebilirliğini görme ihtiyacını duyduklarını ortaya koydu. Bu bulgu, bankaların konu hakkındaki bilgilerini artırmak için teknik yardım programlarına ihtiyaç olduğunu açıkça gösteriyor.
  • Bazı devlet bankalarının ise, geniş şube ağları ve uzmanlıkları ile küçük iş sahiplerine küçük krediler vermeye gayet uygun olmalarına rağmen, politik ve idari değişimler yüzünden ve içinde bulundukları özelleştirme süreci nedeniyle, mikrofinans gibi yeni faaliyetleri planlayamadıkları gözlendi.

Türk ticari bankalarının mikrofinanstaki güçlü yanları ve önlerindeki fırsatlar:

  • Türkiye’de çok yönlü ve geniş kapsamlı bir finans sisteminin mevcut oluşu
  • Türkiye’deki mikrofinans uygulamalarındaki yüksek kredi tahsil oranları
  • KOBİ deneyimi kazanan bankaların sayısındaki artış ve bazılarının mikro işletmelere hizmet vermeye başlamış olmaları
  • Artan sayıda bankanın, puanlama gibi düşük maliyetli değerlendirme yöntemleri geliştirmesi
  • Devlet bonoları satışlarının artık yeterli ve sürdürülebilir kazanç getirmemesi yüzünden, son yıllarda maliyetleri yansıtan fiyat politikasının geliştirilmesi
  • Bankaların klasik teminat konusunda titiz olmalarına rağmen, bazı bankaların kredibilitesi olmayan (non-bankable) müşteriler için, nakit akışına dayalı teminat gibi yaratıcı modellere açık olması
  • Çapraz satış fırsatları
  • Türkiye'de mikrofinans programlarını başlatmak için artan finansör yatırımcı ilgisi
  • Ekonomik istikrar programlarının zorunlu kıldığı bütçe disiplini sayesinde, devlet bankalarının kooperatiflere sorumsuzca verdikleri kredilerin azalması, ve bunun sonucunda kredi kültürünün iyileştirilmesi ve daha etkin programlar yapma fırsatının doğması

Türk ticari bankalarının mikrofinanstaki zayıf yanları ve önlerindeki zorluklar:

  • Hiçbir banka, bankacılık hizmetlerine erişimi olmayan kesimlere ulaşmıyor.
  • Birçok bankanın finansman yöntemleri ve organizasyon yapısı ufak ölçekli işlemleri etkin bir şekilde yapmaya uygun değil.
  • Bankalar, dünya çapında uygulanan mikrofinans fiyatlandırma modelleri hakkında yeterli bilgiye sahip değil.
  • Sermaye yeterliliği konusu, Basel II bankacılık sistemi çerçevesinde bazı endişeler doğurabilir.

Panelde, mikrofinansın ticari bankalar tarafından başarıyla uygulanmasının hem bankaların müşteri portföylerini yükseltip çeşitlendirmesine, hem de mikrofinans pazarının gelişmesine ve Türkiye’deki ciddi gelir farklılıklarının azaltılmasına ciddi katkıda bulunacağı görüşüne varıldı. 2001 yılı verilerine göre milli gelirden en fazla pay alan kesim %46 paya sahip iken, en düşük paya sahip grubun payı %6’da kalıyor. Dolayısıyla bankacılık hizmetlerine erişimi olmayan kesime bu hizmetlerin, gelirlerini yükseltecek ve bir ekonomik aktivite gerçekleştirebilecek şekilde sunulması, gelir dengesizliklerinin azaltılmasında ciddi rol oynayacak.

'Kadınların ve Kız Çocuklarının Haklarının Korunması' programı

Birleşmiş Milletler (BM), Türkiye Cumhuriyeti İçleri Bakanlığı ve Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA-DER) ile birlikte yürüttüğü “Kadınların ve Kız Çocuklarının Haklarının Korunması” ortak programını 7 Mart 2006’da Ankara’da başlattı.

Ankara, Nisan 2006

Program, toplantıda, BM Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş, İçişleri Müsteşarı Şahabettin Harput ve BM Türkiye Daimi Temsilcisi Jakob Simonsen tarafından tanıtıldı. İki yıl sürecek bu program, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması, ulusal ve yerel düzeyde eşitliğin sağlanmasına uygun ortam hazırlanması, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kapasite gelişimi, kadın ve kız çocuklarının ihtiyaçlarına yönelik yerel hizmet modellerinin oluşturulması ve nihayet, halkın kadın ve kız çocuklarının hakları konusunda bilinçlendirilmesini amaçlıyor.

Türkiye’de faaliyet gösteren BM Kuruluşları, İsviçre, İsveç, İngiltere, Danimarka, Norveç ve Kanada hükümetleri ve özel sektör kuruluşlarından finansal destek alan programın hedef kitlesini, ulusal düzeydeki karar alıcılar, pilot bölgeler olarak seçilen İzmir, Kars, Nevşehir, Şanlıurfa, Trabzon ve Van’daki yerel karar alıcılar ve bu kentlerdeki sivil toplum kuruluşları ile halk oluşturuyor. Bu kentleri BM, katılımcı, eşgüdümlü ve sektörlerarası işbirliğine öncelik veren bir yaklaşımın benimsenmesi ile hizmetlerin nasıl çeşitlendirilebileceğini, kaynakların nasıl çoğaltılabileceğini ve kadınların ve kız çocuklarının yaşamlarının nasıl iyileştirilebileceğini göstermek üzere seçti.

BM Ortak Programı bir yandan kadınlar ve kız çocukları için müdahale yöntemleri geliştirirken, diğer yandan da hizmet sunumundan sorumlu kurumların kapasite gelişimini hedefliyor. En savunmasız gruplar da dahil olmak üzere, kadın ve kız çocuklarının ihtiyaçlarını ortaya koyuyor ve tüm tarafların katılımı ile hazırlanacak bir planlama süreci sonucunda öncelikli faaliyetleri belirliyor. Öncelikli alanlar ise eğitim, istihdam, üreme sağlığı, kadına karşı şiddet, insan ticareti, sığınmacılar, mülteciler ve yerinden olmuşlar arasından bölgesel ihtiyaçlara göre seçilecek. Bu seçim yapıldıktan sonra, ortaklar beş yıllık bir Yerel Eylem Planı hazırlamak için birlikte çalışacaklar. Ortak Programın son bölümünde ise, bu programın diğer illere de yaygınlaştırılmasını sağlamak üzere bir model geliştirilecek ve altı pilot ilden, önceden taraflarca belirlenen ölçütlere göre, ‘Önce Kadınlar Sertifikası’nı almaya hak kazananlara sertifikaları sunulacak.

Kemal Derviş'in Dünya Kadınlar Günü açıklaması

Ortak programın Dünya Kadınlar Günü’nden bir gün önce halka duyurulması ve açılışı Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş’in gerçekleştirmesi aslında hiç de tesadüfi değildi. Son yirmi senedir insani gelişme kavramının üzerinde önemle duran UNDP, bu kavramı, insanların durumlarını sadece ekonomik olarak değil, her anlamda güçlendirecek bir misyon olarak görüyor. Dünyada en yoksul durumda olan bir milyar nüfusun beşte üçünün kadınlar ve kız çocuklarından oluştuğu günümüzde, toplumda cinsiyet eşitliği ve kadınların güçlendirilmesi, doğal olarak kalkınma alanında da hayati öneme sahip.



Kemal Dervis programın tanıtım toplantısında, bu seneki Uluslararası Dünya Kadınlar Günü’nün teması seçilen “Karar Alma Sürecinde Kadınların Yeri” konusuna da değindi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde halen görev yapmakta olan kadın hükümet ya da devlet başkanlarını örnek gösteren Derviş, “Daha önceki yıllarda da kadınların karar alma süreçlerinde yer aldığını gördük. Ancak, şimdiki durum derinliklerden gelen sağlam bir temel üzerine oturduğu için farklı. Dünyadaki örneklerde de görüldüğü üzere, artık kadınların eşit ve lider olarak kabul gördükleri ulusal ve uluslararası düzeylerde güç dengelerinde bir değişime şahit olabileceğimizi düşünüyorum,” dedi.

Derviş, UNDP’nin Kongo, Yemen, Pakistan, Gürcistan ve Honduras gibi, kadınların karar alma sürecine katılımının sağlanamadığı veya çok az sağlandığı ülkelerde yaptığı örnek çalışmalar sonucunda kadın seçmenlerin sayısının dikkate değer ölçüde arttığını, cinsiyet eşitliği kavramının devlet politikalarına girdiğini ve halkın bu konuda bilinçlendirildiğini, ayrıca UNDP’nin ülke içinde ve sınırlar ötesinde yer alan kadınların siyasete katılımının güçlendirilmesine ilişkin bilgi değişimi ve bilgiye erişim projeleri yürüttüğünü belirtti.

UNDP Başkanı, bütün bu uğraşlara ve başarılara rağmen, toplumda cinsiyet eşitliğine ve kadınların güçlendirilmesine yönelik ilerlemelerin şaşırtıcı şekilde hala çok gerilerde olduğunu da söyleyerek, okula gitmeyen ya da gidemeyen 130 milyon çocuğun yüzde yetmişini kız çocuklarının oluşturmasını çok üzücü bir gerçek olarak değerlendirdi. Dünyada okuma-yazma bilmeyen 960 milyon insanın üçte ikisini kadınların oluşturduğunu söyleyen Derviş, bu durumun onların siyasi süreçlere katılımını önemli ölçüde engellediğini; öyle ki bazı istisnalar dışında, dünya çapında kadınların parlamentolarda sadece yüzde onaltı oranında temsil edildiğini aktardı.

Dervis’in bu konudaki, “Kadınların siyasete eşit düzeyde katılımı olmazsa bütün toplum bundan zarar görecektir. Kadın-erkek eşitliğine sadece olması gereken bir hedef olarak değil, insani gelişmeyi hızlandırma yolunda ispat edilmiş bir gerçek olarak bakmak lazım. Suya ve enerji kaynaklarına eşit düzeyde erişimden tutun da, HIV/AIDS ile mücadele, barış ortamının tesis edilmesine kadar bütün konularda kadınların seslerini duyurabildikleri tüm ortamlarda bulunmaları gerekir ki, onlar da böylece kendi geleceklerini kendileri tayin edebilsinler,” sözleri ise UNDP’nin kadınların kapasitelerinin arttırılmasındaki kararlılığını bir kez daha yineliyor.

UNDP çalışanları için cinsiyet eşitliği eğitimi

UNDP Türkiye Temsilciliği, Türkiye’deki cinsiyet eşitliği meselelerindeki etkisini daha stratejik biçimde araştırmaya yönelik projesi kapsamında, kendi çalışanlarına, proje ortaklarına ve cinsiyet eşitliği konusundaki karar alıcılara eğitim vermeye başladı.

Ankara, Nisan 2006

Bu kapsamda “UNDP Projelerinde Cinsiyet Eşitliğinin Gözetilmesi” eğitimi adlı ilk eğitim 10 Mart 2006 tarihinde düzenlendi. Eğitimde, cinsiyet eşitliği hedefinin plan, politika ve proje hedefleriyle kaynaştırılmasının (Gender Mainstreaming) ne olduğu ve tarihçesi, yürütülen projelerde cinsiyet eşitliği hedefinin gözetilmesi için yapılması gerekenler ve konuyla ilgili örnek olaylar anlatıldı.

“Gender Mainstreaming” için Birleşmiş Milletler’in yaptığı tanım şöyle: “... yasal düzenlemeler, politika ve programları da kapsamak üzere, planlanan herhangi bir hareketin kadınlar ve erkekler açısından doğuracağı sonuçların belirlenmesi ve değerlendirilmesi sürecidir. Kadınların ve erkeklerin sorunlarının ve deneyimlerinin, ekonomik, politik ve sosyal tüm alanlarda, politika ve programların tasarlanması, uygulanması ve izlenmesinin bütüncül bir boyutu haline getirilmesini, böylece kadınların ve erkeklerin eşit fayda sağlamasını ve eşitsizliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir stratejidir.”

Bu açıdan bakıldığında, eğitim sırasında, UNDP’nin cinsiyet eşitliği projeleri de dahil, konuya ilişkin tüm uygulamalar tekrar sorgulandı, bu uygulamaların sonuçlarına farklı bir perspektiften yaklaşılması sağlandı ve şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşıldı. Örneğin, devletin ancak 30 kişiden fazla çalışanı olan işyerlerine sigorta zorunluluğu getirmesi ve çoğu kadının 30 kişiden az çalışanlı yerlerde çalışıyor olması, devletin uyguladığı politikaların kadınlara etkisini düşünmediğini gösteriyor. Yine aynı şekilde, UNDP’nin yürüttüğü kadının becerilerinin geliştirilmesi yoluyla yeni iş imkanları yaratılması projeleri, kadının evde olsa da, 18 saat gibi insanüstü çalışma saatleriyle karşı karşıya kalmasına yol açıyor. Kadına para kazanması için imkan yaratılıyor ancak bu parayı kontrol edip edemediği ile ilgilenilmiyor.

Eğitimden çıkan en önemli sonuç, cinsiyet eşitliği ile ilgili kararları kim veriyor, kararların amacı ne, etkileri neler, kadını güçlendiriyor mu yoksa daha da zora mı sokuyor, cinsiyete göre ayrımlaşmış veriler var mı gibi soruları dikkate alarak karar alınması ve uygulamaların hem kadını hem de erkeği eşit şekilde etkilediğine emin olunması gerekliliği oldu.

Eğitim, KA-DER Ankara Şubesi Başkanı İlknur Üstün, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi uzmanı Dr. Aksu Bora ve KA-DER Ankara Uluslararası ve AB İşleri Koordinatörü Dr. Selma Acuner tarafından verildi.

'UNDP’nin Çalışma ve Hizmetlerinde Cinsiyet Eşitliği Hedefinin Gözetilmesi' projesi

Türkiye, orta gelirli ve AB’ye katılım sürecinin etkin şekilde rol oynadığı bir ülke olmasına rağmen, Kadının Durumunun Güçlendirilmesi ölçütlerinde 78 ülke arasında, İran ve Pakistan’ın ardından, 73. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 2004‘teki Ulusal İnsani Kalkınma Raporu’na göre, özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu gibi daha az gelişmiş bölgelerde, cinsiyet ayrımcılığı çok belirgin. Dahası tüm ülke, namus cinayetleri ve aile içi şiddet gibi ciddi kadın hakları ihlallerine sahne oluyor. UNDP Türkiye Temsilciliği geçmişten bugüne tüm programlarında, Binyıl Kalkınma Hedefleri kapsamında ve 2004’te, diğer BM kuruluşlarıyla ortak projeler yürütme konusunda artan çabasıyla, bu tip cinsiyet eşitsizliği sorunlarına dikkat çekmek için çalışıyor. Ülke ofislerine cinsiyet ayrımcılığı çalışmaları konusunda hareket kabiliyeti tanınmış olmasına rağmen, ofislerin kapasitelerini, Yoksullukla Mücadele, Çevre ve Demokratik Yönetişim programlarında cinsiyet eşitliğinin gözetilmesine yönlendirmelerine çok önem veriliyor.

Çalışma ve Hizmetlerde Cinsiyet Eşitliği Hedefinin Gözetilmesi projesinin sonucunda hedeflenen, cinsiyet eşitliğinin, Temsilcilik'in ve ortaklarının uygulamalarında ve kültüründe kurumsallaştırılması. Bunu başarmak için, projenin dört ana maddesi var:

1. UNDP Türkiye’nin tüm proje ve programlarının, cinsiyet eşitliği konusundaki ihtiyaçlarının ve potansiyelinin belirlenmesi için gözden geçirilmesi
2. UNDP Türkiye çalışanlarına, proje ortaklarına ve karar alıcılara yönelik, tekrar edilebilir eğitim programlarının geliştirilmesi ve sunulması
3. Türkiye’de cinsiyet eşitliği konusunda rehber olacak bir kitabın hazırlanması ve yayınlanması
4. UNDP temsilcilikleri arasında uluslararası değişim uygulamasına gidilerek alınan derslerin ve örnek olayların paylaşılması

Projenin, cinsiyet eşitliği ve bu hedefin proje ve programlarda gözetilmesi konularında bilinci arttırmasının yanı sıra, uygulamalar ve benzer mücadeleler için pratik çözümler sunması bekleniyor. Düşüncelerin kağıda dökülmesiyle, proje sonunda yayınlanması hedeflenen Türkiye’de Cinsiyet Eşitliği Rehberi’nde yer alacak sürdürülebilir ve etkin yaklaşımların, UNDP Türkiye’ye, hükümet ve sivil toplum ortaklarına ve tabii ki programdan yararlanacak olanlara fayda sağlaması da beklentiler arasında.

'Büyüme ve Kalkınma' forumu

Kiev’de gerçekleştirilen ve Ukrayna ile Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkelerinde büyüme, verimlilik ve kalkınma konularının ele alındığı forumda, adil ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin nasıl başarılacağı tartışıldı.

Ankara, Nisan 2006

Akademisyenlerin, politikacıların ve uluslararası örgüt ve medya temsilcilerinin katıldığı Kiev forumunun açılış konuşmasını yapan UNDP Ukrayna Temsilcisi Frank O’Donnell, hedeflerinin “ekonomik geçiş sürecinin daha iyi anlaşılmasını sağlamanın yanı sıra, Ukrayna ve diğer uluslararası ortakların politikacılarına değerli bilgiler ve ekonomik tavsiyeler iletmek” olduğunu söyledi.

UNDP’nin Bratislava’daki Bölgesel Merkezi’nin Direktörü, ekonomist Ben Slay, bölgedeki büyümenin ümit verici şekilde “yoksul-odaklı” olduğunu, ancak özellikle sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşma, cinsiyet ayrımı ve kırsal bölge kalkınması konularında daha çok yol alınması gerektiğini belirtti.

“Sadece yoksulluk değil, eşitsizlik de azalıyor” diyen Slay, genel ekonomik büyümeyi toplumun tüm kesimlerinin yararlanacağı bir büyümeye dönüştürme çabalarının sürdüğünü de ekledi.

London School of Economics and Political Science ile UNDP’nin ile birlikte hazırladığı Development and Transition (Kalkınma ve Geçiş Süreci) adlı bültenin ‘büyüme, verimlilik ve kalkınma’ya ayırdığı son sayısı da forumda tanıtıldı.

Bültende, 2015’e kadarki bölgesel büyüme beklentileri, Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti’ndeki özelleştirme çalışmaları ve işsizlik artışı, ve Orta Asya’daki büyüme ve işbirliği çabaları inceleniyor. Bültenin Mart sayısı, Ukrayna için ekonomik reform önerilerini ve UNDP’nin yeni Başkanı Kemal Derviş ile şu mülakatı da içeriyor:

Development & Transition (D&T): “Daha İyi Bir Küreselleşme” başlıklı yayınınızda, II. Dünya Savaşı-sonrası düzeninin yerini alacak, 21. yüzyılın gerçeklerine ve ihtiyaçlarına daha uygun bir uluslararası yönetişim yapısının kurulması gerektiğine dikkat çekiyorsunuz. Bu yeni düzende UNDP ve genel olarak Birleşmiş Milletler’in rolü ne olmalı?

Kemal Derviş (K.D.): Dünya, insanlık tarihinin en büyük felaketini, 20. yüzyılın ortasında, II. Dünya Savaşı ile yaşadı. ‘Birleşmiş Milletler’ ve onunla bağlantılı diğer uluslararası kurumlar, böyle korkunç felaketlerin gelecekte önlenmesi umudu ve amacı ile kuruldular. Bu kurumların belirli bazı özellikleri, 60 yıl öncesinin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmıştı. Dolayısıyla, şimdi 21. yüzyılın zorluklarını göğüsleyebilmek için, bu kurumları yeniden yapılandırmak zorundayız. Birleşmiş Milletler, günümüzde uluslararası düzenin temel direğini oluşturuyor, ve BM bünyesinde yapılacak reformlar dünya çapında bir yenilenmenin itici gücü olacak.

D&T: Bu vizyonu gerçekleştirme umutları Eylül ayında yapılan Dünya Zirvesi’nden nasıl etkilendi? Zirve sonrasında, uluslararası yönetişim yapısında ne tür yenilikler beklemeliyiz?

K.D.: Genel Sekreter Kofi Annan, Zirve’de geniş kapsamlı politikalar ve kurumsal reformlar önerdi ve bu önerilerin genel amacı oybirliği ile kabul edildi. Ancak, sunulan yeniliklerin bir çoğu üzerinde anlaşmaya varılamadı. Yine de Zirve, özellikle Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ilişkin ileri bir adım atmış oldu. Bundan sonra yapılması gereken, önce Zirve’nin henüz karar veremediği alanlarda reformları kabul ettirmeye, oy birliğine varmaya ve destek sağlamaya çalışmak, sonra da anlaşma sağlanan kararları uygulamak olacak. Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin takibi konusundaki gayretlerimizi daha da artırmamız, ve bu hedeflere 2015 yılında ulaşmak için mümkün olduğunca çok ülkeyi kapsayan bir yol haritası çizmemiz gerekiyor. Zirvede hepimizden, bu doğrultuda elbirliğiyle çalışmamız önemle rica edildi.

D&T: Bağımsız Devletler Topluluğu, Balkanlar ve Orta Avrupa’daki geçiş ekonomilerinin karşılaştığı kalkınma zorlukları ile UNDP programı kapsamındaki diğer ülkelerde yaşanan zorluklar hangi bakımdan farklılık gösteriyor? Hangi bakımdan benzerlikler taşıyor?

K.D.: Bağımsız Devletler Topluluğu, Balkanlar ve Orta Avrupa’daki geçiş ekonomilerinin karşılaştığı kalkınma zorluklarının ortak özellikleri var. Bu ülkelerin çoğu, politik ve kurumsal sistemlerinde köklü dönüşümlerden geçtiler. Bu dönüşümler çoğu kez, bu toplumların özellikle en zayıf kesimlerinde, çok yıkıcı ve sancılı oldu. Bugün ise, geleceğe yönelik refah konusunda büyük bir iyimserlik ve umut var, ve birçok katılımcı demokratik kurum oluşturuldu. Ancak, ciddi eşitsizlik sorunları – toplumsal hizmetlerde yaşanan problemler- devam ediyor. Ciddi yönetişim sorunları bazı ülkelerde istikrarı tehdit ediyor. Söz konusu bölge, bazı yönlerden UNDP programlarının uygulandığı dünyanın başka ülkelerine benziyor; bazı yönlerden ise farklılıklar gösteriyor. Avrupa ile entegrasyon sürecinin etkisi özellikle Orta Avrupa’da önemli, ve bu etki resmi AB üyesi veya aday ülkelerin ötesine taşarak, Doğu ve Güneydoğu’da “Avrupa komşuluğu”na kadar uzanıyor. UNDP ve diğer kuruluşların Avrupa Birliği ile çok yakın işbirliği içinde çalışıp, çabalarımıza tamamlayıcı destek sağlamaları çok önemli.

D&T: Birçok geçiş ekonomisinin IMF ve Dünya Bankası ile yürüttüğü güçlü programları artık yok. AB’nin yeni üye devletleri açısından bunun nedeni, Bretton Woods yardımından artık “mezun” oldukları için, kendilerini ulusal sermaye piyasalarında daha kolay finanse edebilmeleri. Bununla birlikte, Uluslararası Finans Kuruluşları’nın bölgedeki en fakir ülkeler (Moldova, Özbekistan, Türkmenistan) ve orta-gelirli ülkeler (Rusya Federasyonu, Ukrayna, Kazakistan) ile işbirliği şimdi 5-10 yıl öncesine göre daha sönük. Bu ülkeler genellikle uluslararası sermaye piyasalarına giriş yapamıyorlar. Keza, bu ülkelerin çoğu, ihracatçıları OECD pazarlarında önemli bir himaye görse de, Dünya Ticaret Örgütü’ne henüz katılmadı. Bu durumda, UNDP ve genel olarak BM sistemi, bu ülkeler için nasıl bir rol oynamalı?

K.D.: Uluslararası Finans Kuruluşları’nın programları ve ticareti dahil olmak üzere, mali işbirliği alanında bölgenin en yoksul ülkelerinin ihtiyaçları, dünyanın başka bölgelerindeki yoksul ülkelerin ihtiyaçlarından çok farklı değil. Orta-gelirli ülkeler ise, mali sistemlerinin zayıflığından ötürü, hala önemli ölçüde finansman ihtiyacı içinde, ve yeni bir toplumsal altyapı kurmak zorunda. Bölgedeki bazı ülkeler sermaye piyasalarına oldukça rahat ulaşabiliyor, bazıları ise ulaşamıyor ya da sadece çok pahalı fonlara ulaşabiliyor. UNDP’nin ana rolü, bu ülkelerle işbirliği yaparak, kalkınma programları uygulamak, kapasite inşa etmek ve insan kaynağı gelişimini güçlendirmek olacak. Orta gelirli ülkeler, dünyanın başka bazı yerlerinde, örneğin Latin Amerika’da olduğu gibi, henüz sadece ve tümüyle ticari sermaye piyasalarına bağımlı yaşamaya hazır değil. Bu ülkelerin, ticari kaynaklardan sağlanan para ile resmi kalkınma yardımını birleştiren bir kalkınma desteğine ihtiyaçları var.

D&T: UNDP son 10 yılda önemli değişiklikler geçirdi. Ufukta başka değişimler de görünüyor mu? 10 yıl sonra UNDP ve Birleşmiş Milletler sistemini nerede görmek isterdiniz?

K.D.: 10 yıl sonra Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin gerçekleşmiş olduğunu görmek isterdim. Bu hedeflere varılması kolay olmayacak, ve herkesin kendi alanında sürekli çalışması, uyanık ve dikkatli olması gerekecek. Dünyanın bazı bölgelerinde muazzam ilerlemeler kaydedilirken, bazı bölgelerde daha büyük yoksulluk içine düşüldüğünü, veya yaşamın hastalık ve çatışmalara kurban edildiğini görüyoruz. Gayretlerimizi iki katına çıkarmalı, ve hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve özel sektörle sıkı bir işbirliği içinde ileriye dönük çalışmalıyız. Şunu da vurgulamak isterim ki, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak sadece bir kaynak sorunu değil. Elbette kaynak gerekiyor, ama aynı zamanda ulusal ve uluslararası düzeyde çok daha iyi bir yönetişime ihtiyacımız var. Ümidim o ki, 2015 yılına geldiğimizde, 21.yüzyılın ihtiyaçlarını karşılık veren, daha sağlam ve güçlenmiş bir Birleşmiş Milletler sistemimiz olsun.

 

 

 

Coca-Cola, BM Küresel İlkeler Sözleşmesi'ne taraf oldu

UNDP’nin Türkiye’deki önemli proje ortaklarından Coca-Cola Şirketi, kurumsal sosyal sorumluluğun dünya çapındaki en önemli belgesi olan BM Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne (Global Compact) imza attı.

Ankara, Nisan 2006

Birleşmiş Milletler’in New York’taki Merkezi’nde 8 Mart 2006 tarihinde yapılan imza törenine BM Genel Sekreteri Kofi Annan ve Coca-Cola Şirketi Başkanı E. Nevill Isdell katıldı.



Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne (Global Compact) imza atan kuruluşlar, insan hakları, çalışma standartları, çevre ve yolsuzluğun önlenmesi ana başlıkları altında yer alan 10 temel prensibe uymayı taahhüt ediyorlar.

Coca-Cola’nın Türkiye ofisi, UNDP ile 1.5 milyon dolardan oluşan “Hayata Artı” Gençlik Fonu’nu başlatmıştı. Mayıs 2005’te başlayan ve bu yıl ikinci yaşına giren “Hayata Artı” Gençlik Fonu 16-26 yaş arasında gençlerin ürettiği eğitim, spor, çevre ve kültür-sanat projelerini destekliyor. Fon, gençlerin, yaşam kalitesini artıracak projeler yaratmalarını ve içinde bulunduğu topluma sahip çıkan genç liderler yetişmesine katkı sağlamayı hedefliyor.

Katkıda Bulunanlar

Katkıda Bulunanlar

Editör: Aygen Aytaç
Asistan: Oya Otman

 

 

UNDP Türkiye’yi takip edin:

© 2006 UNDP Türkiye
Yeni Ufuklar’ın tüm hakları UNDP Türkiye’ye aittir. Yeni Ufuklar dergisinin kaynak gösterilmesi ve ilgili linkin verilmesi kaydıyla dergiden alıntı yapılabilir.