Sayı: 46
Onlar, Anadolu kültür mozayiğinin ayrılmaz bir parçası olagelmiş, yüzyıllardır sürdürdükleri göçebe yaşam tarzlarıyla önemli bir tarih mirasını günümüze kadar taşıyan bir topluluk... Artık sayıları ancak yüzlerle anılan Yörükler, yok olmaya yüz tutmuş göçebe kültürleriyle birlikte sözlü edebiyatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Buğday Derneği ve Atlas Dergisi’nin ortaklığı ile yürütülen projede Ankara, Konya, Antalya, Mersin ve Balıkesir civarlarında yaşayan son Yörük topluluklarına erişilerek masalları kayıt altına alındı ve önemli bir kültürel mirasın korunması sağlandı. Masal anlatıcılarının kendi ağızlarından Yörük masalları ve proje ekibinin stop motion tekniği ile hayata geçirdiği Köse masalına ilişkin animasyon ise çok yakında Atlas’ın websitesinde yayına girecek. Biz de Yeni Ufuklar olarak Kayıp Masallar’ın Proje Koordinatörü H. Çağlar İnce ile masalların peşinde geçen bir yıl üzerine görüştük:
Kayıp Masallar projesine başlarken amacınız neydi? Neden Yörük masallarının peşine düştünüz?
Binlerce yıldır anlatıla gelen masallarda, çocuklara hayat onların dilinden anlatılır. Masallar erken yaşlarda bilinçaltımıza geçmişten gelen birçok erdemin yerleşmesine vesile olur. Çocukluğunda masal dinleyen birisi gelecekte bu masalları unutsa bile masalların fısıldadığı gerçeği her zaman yanında taşır. Aslında masalın kendisi başlı başına bir sihirdir. Masallar hala sırrına erilmemiş bilgelikleri, insanlığın, hayatın gizemlerini kendine özgü şifrelerle içinde bulundurur. Öyle ki bu şifreleri çözümlemeye ömrünü adamış birçok düşünürün çalışmaları masalların dünyasına ışık tutmuştur.
“Kayıp Masallar” ekibi olarak biz de masalın önemine dikkat çekmek, unutulmak üzere olan son masalları bulmak üzere Yörük masallarında odaklanan bir proje hazırladık. Yörüklerin Anadolu’nun pek çok yerinde hala geleneksel yaşama ve doğaya en yakın yaşam sürdüren halk topluluğu olması bizi ilk onlara yönlendirdi. Bu masallar, göçebe bir halkın, bu ülkenin toplumsal bilinçaltının belki de en önemli parçasını oluşturan bir halkın, bütün dünya adına sakladığı sırları anlatıyor. Bu çalışma ile belki son masal ülkesinin, son masal halkının masalları toplandı.
Kayıp Masallar Projesi için ön araştırma yapmak üzere Kazdağları’nda Edremit Körfezi manzaralı bir Yörük köyünde misafirdik. Zeytinyağlı çok güzel bir akşam yemeğinden sonra sohbet ederken evin 10 yaşındaki oğlu adaşım Çağlar’a: “ biz yakında tekrar geleceğiz. Bize o zamana kadar ninelerinden masal bulur musun?” dedim. Çağlar’ın cevabı beni bir anda aldı götürdü: “ Tamam Çağlar abi, ben internetten indiririm hemen.”
Projenin ilk saha çalışmasında karşılaştığımız bu durum, tıpkı masallar gibi birçok anlamı birden barındırıyor. Son 20–30 yıldır daha önce hiç olmadığı kadar hızla gelişen teknolojinin sağladığı televizyon, bilgisayar gibi iletişim araçlarının masalların yerini almasıyla masallar hızla unutulmaya başladı. Bilinçaltımızı reklâmlar meşgul ederken çocuklar artık kendi toplumlarının masallarından mahrum kaldı. Belki de en önemlisi nine ve dedelerin torunlarıyla iletişimi koptu. Çağlar “nine” yerine interneti tercih etti.
5 – 10 yıl önce Karaman’da zorla yerleşik hayata geçirilen Sarıkeçili Yörüklerinin bir ninesine masaları neden unuttuğumuzu sordum. Nine şöyle cevapladı: “bu kara kutu işte.. böyle karşısına geçer tanır dururuz…”.Kara kutu dediği televizyondu.
Her şeyin sayısallaştığı bir dünyadayız ve hayatımıza dair her şeyin kesin ve net bir ifadesi var. Elimize gelen para belli, gidecek yeri belli. İhtiyaç olunan ne ise değeri belli. Başarının bile rakamsal bir ifadesi var. Masallar da bu tüketim dünyasında bir kitap oldu. Masal kitabı alınır, okunur ve bir kenarda durur. Masal için artık zaman durmuş, sadece o zamanın masalı olarak kitaplıkta yerini almıştır. Oysa onun doğasına aykırı bir durumdur bu. Çünkü anlatıldıkça beslenen masal her anlatıcıdan ve onun bulunduğu çağdan etkilenir. Masal, insanın tarihteki serüveni ile birlikte yol alır. İnsan değiştikçe o da değişir, kendini yeniler. Bu nedenle masallar her yeni kuşak için tazeliğini korur. Aslında masal da yaşı olmayan bir bilgedir.
Masalları nasıl kazıp buldunuz? Masalların Yörük kültürü içindeki yeri hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Masal bulmak gerçekten zordu. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Masal ninelerini, dedelerini aradık, durduk. 10 bin km yol aldık. Kimini Sultandağı’nın ardında, kimini Konya Ovası’nda, kimini deniz kıyısında, kimini karlı dağın başında bir ardıcın altında bulduk. Kimi bir köy evinde kimi kıl çadırda kimi bir apartman dairesinde yaşıyordu. 100’e yakın haneyi ziyaret ettik. Günlük kişi başı ortalama 15 bardak çay içtik. Yaklaşık 50 masalı kayıt altına aldık. Masal için, saatlerce süren sohbetlerimiz oldu. Proje kapsamında ilk yolculuğumuzda Balıkesir, Ankara, Konya, Antalya ve Mersin civarında son 50 - 60 yılda yerleşik hayata geçen Yörükleri ziyaret ettik. Onlara misafir olduk. Onların develerle göçtükleri zamandan beri yaşadıklarını dinledik. Aradığımız masallar bu sohbetler sırasında ortaya çıktı. Masalların bir toplumun bilinçaltını yansıttığı söylemiştim. Fakat masalın kendisi de toplumun bilinçaltındaydı. Masallar, sadece 60 yaşın üstündeki insanların zihninde vardı. Onlarda yıllardır anlatmadıkları için unutmuştu. Masallar, Yörüklerin deyimiyle “deşeledikçe” birer birer su yüzüne çıktı. Gerçekten masalcı ninelerin varlığına şahit olduk. Bize eskiden masalcıların olduğundan, bu masalcıların köy köy gezerek masal anlattığından bahsettiler. Anlattıklarına göre masalcılık önemli bir meslekmiş. Hatta onların yetiştirdikleri çıraklar da varmış. Bu sayede masalcılık kuşaktan kuşağa gelmiş.
Yolculuğumuzun son kısmında hala göçen Sarıkeçili Yörükleri’yle beraberdik. Mersin’in Aydıncık İlçesi’nin etrafındaki tepelerde kışı geçiriyorlardı. Köylerde dedelerin anlattığı çadır yaşamı, tülü develeri ve kıl keçileri ile beraber karşımızdaydı. Yolculuğumuzun en güzel kısmı da burasıydı. Çünkü hayal ettiğimizin ötesinde masal dedeleri ile çadırlarında tanıştık. Bir tanesi, Yörük çadırının içersinde masalı adeta yaşayarak, çadırın içinde döne döne bize masallar anlattı. Sarıkeçililer’le eski zaman hikayelerinden masallara oradan güncel sorunlarına kadar pek çok konudan bahsettik. Hatta bu sorunları Atlas’ ta yer aldı. Atlas’ın Temmuz 2008 sayısına konu olan sıkıntılı ilkbahar göçünde dergi onlara destek oldu.
Peki masal kazınız esnasında Yörüklerin masallara bakışında değişiklik gözlemlediniz mi?
Sohbetler sayesinde geçtiğimiz yerlerde masalların tekrar saysanmaya (önemsenmeye) başladığını gördük. Biz gittikten sonra bize yeni masal buldukları konusunda haberler gelmeye başladı. Çünkü biz gittikten sonra köylerde bizim geldiğimiz duyuluyor, onlarda sohbetlerde birbirlerine masallar anlatıyormuş. Öte yandan geçtiğimiz yerlerde bizi bu konuda kaynak kişilere yönlendiren dernekler ve öğretmenlerin de motive olduklarını gördük. Özellikle bir öğretmenin ödev olarak “ninenizden, dedenizden dinlediğiniz bir masalı yazınız” demesi bile çocukta ve sorguladığı çevresinde önemli bir iz bırakıyor.
Ortaya çıkardığınız masalları nasıl paylaşmayı planlıyorsunuz?
Projemizde masalların yanı sıra sözlü kültürümüzün diğer öğelerini de kayıt altına almaya çalıştık. Bütün bu derleme, proje sonunda bu kitapçığa ve kısa filme dönüştü. Kitapçığımız Atlas’ın eylül sayısına ek olarak yayınlandı. Kısa filmin ismi ise “Köse”. Ulusal ve uluslararası film festivallerine gösterilmek üzere gönderilen “Köse”, Stop-Motion (kukla canlandırma) tekniği ile çekilen bir belgesel film. Bu anlamda film Türkiye’de bir ilk olma özelliğine sahip.
2005 yılında başlatılan “Hayata Artı” Gençlik Programı, UNDP’nin Coca-Cola Türkiye ile işbirliği içinde ve onun desteğiyle, gençliğin dinamizmini yansıtan ve kalkınma zorluklarıyla başa çıkabilecek ortaklıkların kurulmasını özendiren yenilikçi ve sürdürebilir proje fikirlerini desteklemek için oluşturuldu. “Hayata Artı” Gençlik Programı ile gençliğin yenilikçi yaklaşımlar sergileyerek yaşadıkları kentlerdeki yaşam koşullarının iyileştirilmesi çabalarına katkı sunmalarına destek verilmesi amaçlanıyor. Böylece gençler, yaşadıkları çevrenin daha sağlıklı, daha canlı ve insanların karşılıklı etkileşimini artırıcı bir biçimde sosyal açıdan daha yaşanabilir hale gelmesini sağlayabilecek ve aynı zamanda, sosyal sermaye ile müşterek mutluluğu çoğaltacak bir biçimde toplumsal ilişkileri iyileştirebilecekler. Bu çalışmaların bir sonucu olarak 2009 yılının Ağustos ayında Coca-Cola Hayata Artı Vakfını kurdu.
Türkiye de bunun dışında kalmayarak, sürece belirgin çabalarla katkı da bulunuyor ve yeni iklim anlaşmasında yer alabilmek için gerekli kapasiteyi sağlayarak 2012 sonrası sürece dahil olmak istiyor.
Özellikle İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde son dönemde ölümlere ve büyük zararlara neden olan seller, iklim değişikliği kaynaklı doğal afetler konusunda insanlarda farkındalığı artırdı ve Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı korunmasızlığını bir kez daha gözler önüne serdi.
UNDP’nin Türkiye’de İklim Değişikliği ile Mücadele Kapasitesinin Geliştirilmesi Projesi’nin girişimiyle ve Türkiye’nin İklim Değişikliğine Uyum Kapasitesinin Geliştirilmesi Birleşmiş Milletler Ortak Programı ile işbirliği içinde tüm ilgili taraflar bir araya getirilerek Kopenhag’a giden yolda önemli bir adım atıldı. 9-11 Eylül tarihleri arasında, Türk Delegasyonu’nun 28 Eylül’de başlayan Bangkok toplantısıve Aralık’ta Kopenhag’da gerçekleştirilecek 15. Taraflar Konferansı’na yönelik kapasitelerinin geliştirilmesi amacıyla uluslararası iklim değişikliği müzakereleri ve uyum stratejisi konusunda ortak bir eğitim düzenlendi.
Eğitimler, Türkiye’de ilgili gruplar arasında iklim konusuna belirli bir ilgi olduğunu, aynı zamanda Türk Hükümeti’nin tutarlı ve kapsamlı bir müzakere pozisyonu geliştirme konusunda istekli olduğunu ve uluslararası müzakereleri konusunda çabalarını sürdürmeyi istediğini gösterdi.
Müzakereler altındaki konuların karmaşıklığı nedeniyle, eğitimlerde azaltım, uyum, teknoloji, finansman ve Alan Kullanımı Alan Değişimi ve Ormancılık (LULUCF) konularında ayrı oturumlar gerçekleştirildi. Müzakere süreçleri ile ilgili çalışan farklı kuruluşlardan yaklaşık 60 uzmanın katıldığı eğitim, uluslararası müzakere süreçleri ve Kyoto sonrası rejim için müzakereler konusunda katılımcıların kapasitelerini geliştirmenin yanı sıra, Türkiye’nin ulusal uyum stratejisinin geliştirilmesi konusunda işbirliği yapılmasını sağladı. Bali Yol Haritası’nın yapı taşları olan azaltım, uyum, teknoloji ve finansman konuları eğitimin kalbini oluşturdu. Çok katılımcılı yaklaşıma dayanan eğitim, aynı zamanda üniversitelerden ve UNFCCC’ye akredite olmuş ulusal iş ve çevre Sosyal Toplum Kuruluşlarından temsilcileri bir araya getirerek tartışma ortamı yarattı.
Türkiye’nin halihazırda devam eden iklim değişikliği müzakereleriyle ilgili pozisyonu konusunda daha önce Türk Hükümeti ile birlikte çalışmış olan UNDP Bratislava’dan Daniela Stoycheva yaptığı konuşmada; ”Türkiye her halukarda azaltım yapacak. Bu; Türkiye’nin müzakerelerde kendisini nasıl konumlandırdığına bağlı. Türkiye’nin enerji sektörüne yönelik stratejisi hazır ve yenilenebilir enerji için hedefler belirledi. Türkiye bu konuda çok şey yapıyor. Ancak sabit artan sera gazı emisyonları ile Türkiye, bugün ve 2012 sonrasında emisyonlarını azaltmada büyük bir mücadeleyle karşı karşıya kalacak.” dedi.
Azaltım ile ilgili oturumda konuşan Uluslararası Çevre Politikası kıdemli analisti Alina Averchenkova; azaltım önlemleri kapsamında ölçme, raporlama ve doğrulamanın (MRV) ulusal düzeyde yapılmasının, yeni fırsatların belirlenmesini, sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yön veren geçmiş çabaların farkedilmesini ve gelecekteki faaliyetler için uluslararası desteğin alınmasını sağlamak için kritik olduğunu belirtti. Averchenkova; Türkiye’de bu alanda zaten birçok girişimin bulunduğunu ve bunun gelecek çalışmalar için temel oluşturacağını sözlerine ekledi. Türkiye’de bazı sektörlerdeki uzmanların İklim Değişikliği Uluslararası Paneli (IPCC) yönergelerini kullanma konusunda deneyimli olduklarının ve gelecekte bunun ölçme, raporlama ve doğrulama (MRV) için iyi bir temel oluşturacağının altı çizildi. Ayrıca uluslararası uzman Charlotte Streck tarafından LULUCF ile ilgili ayrı oturum düzenlenerek bilgi verildi.
Bali Yol Haritası’nda da belirtildiği gibi, iklim değişikliği ekonomik büyüme ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri ile bağlantılıdır; uyum kalkınma ve planlama süreçlerinin parçası olmalıdır. Stockholm Çevre Enstitüsü’nden (SEI) Bill Dougherty, azaltımın yanı sıra uyum ile ilgili çabaların öneminin altını çizdi ve şunları: ”2012 sonrası rejimin tasarlanmasında uyum; azaltım, teknoloji ve finansman ile birlikte yapı taşlarından biri olarak görülmelidir.” dedi. Dougherty; Türkiye’nin kapsamlı, iyi entegre edilmiş ve herşeyi içine alan şemsiye bir stratejiye ihtiyacı olduğunu ekledi. ”Türkiye’de uyuma yönelik çalışmalar gerçekleştiriliyor. Türkiye’nin ihtiyacı olan, bunun planlı bir şekilde yapılması. Başarılı uyum stratejileri için her düzeyde faaliyet gerekir. Türkiye iklim değişikliğine karşı kırılgan bir ülkedir ve Ulusal Uyum Staretjisi geliştirilirken iklimin değişkenliği ve iklim değişikliğine karşı insanlarını korumak ve yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak Türkiye açısından yaşamsaldır.” dedi.
Türkiye’nin İklim Değişikliğine Uyum Kapasitesinin Geliştirilmesi Birleşmiş Milletler Ortak Programı ile; iklim değişikliğine uyumun, sürdürülebilirlik kapsamında Türkiye’nin kalkınma politikalarına ulusal, bölgesel ve yerel düzeyde entegre edilmesi hedefleniyor. Bu Ortak Program çerçevesinde bir ulusal uyum stratejisinin oluşturulması çalışmaları Birlşemiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından gerçekleştiriliyor. UNEP’in uyum konusundaki ulusal danışmanı Dr. Nuran Talu, yaptığı konuşmada Türkiye’nin temel kırılganlıklarının altını çizerek; ”Türkiye’yi etkileyen üç ana iklim kaynaklı afet bulunyor; kuraklık, seller ve orman yangınları. İklim değişikliği ile bu afetler tarım, ormancılık, enerji, sanayi, turizm gibi kilit sektörlerde ve insan toplulukları üzerinde olumsuz etkilere neden olacak. İklim değişikliğine uyum stratejisi için öncelikleri belirlemeden önce , Türkiye’nin kırılganlıklarını anlamak önemli. Bu nedenle seçilecek olan sektörlerde öncelikleri ve ihtiyaçları belirlemek amacıyla Katılımcıcı Kırılganlık Değerlendirmesi yapılacak.” dedi.
Taraflar Toplantılarına hazırlık için simülayon eğitimi yapıldı
16-17 Eylül tarihlerinde her biri sekiz kişiden oluşan birçok farklı grubu içine alan Taraflar Toplantısı’na yönelik bir simülasyon eğitimi gerçekleştirildi. Her gruptaki kişiler, iklim değişikliği müzakerelerinde aktif şekilde yer alan farklı grupları ya da Sözleşme taraflarını temsil ettiler. Bu şekilde yapılandırılan rol dağılımı, katılımcıların uluslararası diplomasi kurallarına uygun bir şekilde ülke beyannamelerini sözlü olarak aktarma konusundaki temel becerilerini geliştirmeye katkı sağladı. Simülasyon eğitimi, İklim Diplomatı (Climate Diplomate) isimli simülasyon aracını geliştirien Craig Hart tarafından verildi.
Birkaç ay önce Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame kıtanın geleceğinin iklim değişikliği müzakerelerinden çıkacak sonuca bağlı olduğunu açıkça belirtti.
Paul, küresel emisyonları en kısa zamanda kontrol altına alabilmek için Afrika’nın güçlü bir iklim anlaşmasına acilen ihtiyacı olduğunu savundu. Kıtanın düşük karbonlu gelişme sürecine girmesi ve kaçınılmaz etkilere karşı direncini arttırması için güçlü bir mekanizmaya ihtiyaç olduğunu söyledi.
Cumhurbaşkanı Kagame çok önemli bir noktaya parmak bastı.
İklim değişikliğinin ilk yoksul ve korunmasız ülkeleri en şiddetli vuracağının farkındayız. Bu nedenle herkesin üstünde bu kadar çalıştığı yeni iklim değişikliği anlaşması aynı zamanda gelişme için de bir anlaşma olmalıdır.
Yoksullukla mücadele ve dünyanın korunması beraber yürütülmelidir. Azalan orman alanları, genişleyen çöller, değişken yağış oranları ve yükselen denizler insanları zorluğa sokarak geleceklerini tehdit ediyor. Etiyopya’da yapılan araştırmalara göre erken yaşta kuraklığın sonuçlarından etkilenen çocukların enerji tüketimlerinin 5 yıl sonra asgari seviyenin altında inme ihtimali çok daha yüksek.
Tahminlere göre iklim değişikliği yüzünden Afrika’da 600 milyon insan tarımsal faaliyetlerin durmasından ortaya çıkan açlıkla; özellikle Asya olmak üzere 1.8 milyar kişi su sıkıntısıyla; 70 milyondan fazla Bangladeşli, 22 milyon Vietnamlı, ve 6 milyon Mısırlı da iklim değişikliğinden kaynaklanan sellerle karşı karşıya kalacak. Daha da kötüsü bilimsel kanıtlar okyanus sıcaklığının rekor derecelere çıktığını gösteriyor. Bu, sahil ekosistemlerine ve bu ekosistemlerinde yaşayan insanlar açısından büyük sıkıntılar doğuracaktır.
Şimdi daha iyi, daha temiz, ve daha sürdürülebilir bir dünya için faaliyete geçme zamanıdır.
Sadece tek bir dünyamız var. Yaşama ve gelişme şeklimizin dünyanın ekosistemleri ile dengeli bir şekilde ilerlemesini sağlamalıyız. Hep birlikte ekonomiyi geliştirmek için daha değişik ve daha sürdürülebilir yollar bulup, yoksul kişi ve ülkelerin hayatlarını geliştirmeleri için olanaklar sunmalıyız.
İklim değişimi büyük problemler oluşturmakla beraber, sürdürülebilir kalkınmaya yönelmemiz için bir fırsat sunar. Eğer Kopenhag iklim müzakerelerinde emisyonları azaltacak yönde ilerleme kaydedilirse, düşük karbonlu üretimde ve tüketimde gelişme olacak; iklime yönelik para kaynakları küresel ekonomik büyümeyi destekleyecek şekilde yönlendirilebilecek; ve dünyanın yoksul ülkeleri yoksulluktan kurtulmak için kapsamlı ve sürdürülebilir bir yola girecek.
İklim değişikliği müzakereleri gelişmekte olan ülkeler bakımından en azından şu üç şartı göz önünde bulundurmalıdır:
İlk olarak gelişmekte olan ülkeler kalkınabilmeli ve vatandaşlarının insana yakışır bir hayat yaşayabilmeleri için ihtiyaçları belirleyebilmelidir. İnsanlar, su, temizlik, gıda, enerji, ve kurumlar konusunda hayatlarını etkileyen kararları veremiyorsa iklim değişikliği gibi fazladan sorunlarla başa çıkamazlar.
İkinci olarak, gelişmekte olan ülkelerdeki insanların, daha dayanıklı ürün yetiştirmek isteyen.yoksul çiftçiden, artan sellerin karşısında ayakta kalacak eve sahip aileye kadar, iklim değişikliğine uyum sağlayabilmeleri için desteğe ihtiyaçları vardır. Bu, ülkelerin iklim değişikliğine uyumu, yoksullukla mücadele çabalarına büyük ölçüde yardım etmek demektir. Bu yardım sırasında korunmasız grupların, kadınların ve yerli halkın ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır. Uyum çabaları, iklim değişikliğinin gelecekte getirebileceği tehlikelere karşı koyacak kadar esnek ve dayanıklı olmalıdır.
Üçüncü olarak, gelişmekte olan ülkelerin düşük karbonlu kalkınma yolunda ilerleyebilmek için ortaklarının desteğine ihtiyaçları vardır. Bunun bedelini karşılamak için karbon finansmanına, ve bu parayı gerekli yerlerde işletmek için de yetkili kimselere ihtiyacı vardır. Çevre dostu enerji, ulaşım, ve diğer altyapı ve endüstrilere yatırım için özel ve kamu finansmanları teşvik edilmelidir.
Eğer gelişmekte olan ülkelere bu yardımlar sağlanırsa, bu ülkeler de iklim değişimiyle küresel mücadelenin ve arzu duyulan insani gelişmenin birer parçası olabilir.
Yeni bir iklim değişikliği anlaşması sarsılmaz bir politik irade gerektirir. Bu irade, ulusal çıkarların dünyanın önüne geçmesini engeller. Eğer varılan anlaşma aynı zamanda kalkınma amacı da güdüyorsa, gelecek nesiller için de barış ve refahı uluslararası düzeyde beraberinde getirir. İklimimizi, kendimizi ve geleceğimizi korumak için şimdi yatırım yapmalıyız.
Ne yapılması gerektiğinin ve hepimizin yapması gereken seçimler olduğunun farkındayız. Hiçbir şey yapmayabilir ve gereğinden az çaba gösterebiliriz veya birlikte cesur adımlarla iklim değişikliğini ortadan kaldırabiliriz.
Umuyorum ki bu Aralık Kopenhag’da hep birlikte bu konuda önemli adımlar atacak cesareti gösterebiliriz.
UNDP Türkiye Ofisi, Dışişleri Bakanlığı ve Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ortaklığıyla yürütülen Güney-Güney İşbirliği ve Yükselen Donör Rolleri Arasında Köprü Oluşturmak: Türkiye’nin Uluslararası Kalkınma İşbirliğine Katılımını Güçlendirme projesi, Türkiye’deki kalkınma yardımlarını koordine eden ana kurum olarak TİKA’nın kapasitesini arttırarak Türkiye’nin ulusal kapasitelerinin güçlendirilmesini amaçlıyor. Yeni Ufuklar olarak, TİKA Başkanı Musa Kulaklıkaya ile, Türkiye’nin yükselen donör konumu, kapasite geliştirme ve Güney-Güney İşbirliği projesi çerçevesinde TİKA’nın son dönemdeki faaliyetleriyle ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.
TİKA’nın kurumsal varlığı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Daha açık olmak gerekirse, Türkiye’nin ana kalkınma kuruluşu olan TİKA’nın sınırların ötesindeki, bölgesel rolü nedir?
TİKA, öncelikle Türkiye’deki birçok diğer kapsamlı yardım kuruluşunu koordine edebilecek kapasitede bir kurumdur. Bu yüzden de bu koordinasyon görevi, Başbakanlık tarafından 2004 yılında kurumumuza verilmiştir. Faaliyet coğrafyamız, ortak dil ve kültür alanlarına sahip olduğumuz Orta Asya, Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar ve ayrıca Afrika olarak belirlenmiştir. Ancak öncelikli olarak Türkiye ile tarihi, siyasi ve kültürel olarak ortak paydaya sahip ülkelere yardım ediyoruz. Çünkü ortak paydalarımız olan bu ülkelerin ihtiyaçlarına hızlı bir şekilde cevap verebilme kapasitemiz var, böylelikle de güzel bir sinerji oluşuyor. Faaliyet coğrafyamızda ise, yaptığımız yardım ve çalışmalar neticesinde hissedilir bir varlığa sahibiz. Örneğin Türkiye’de 2008 yılında yapılan yardımlar toplamda 780 milyon doları buldu. Bu rakam 2005 yılında ise ancak 339 milyon dolardı. Yani yaptığımız kalkınma yardımları arttıkça, genel anlamda Türkiye özel anlamda is TİKA olarak yükselen bir bölgesel rolümüz var.
Bildiğimiz gibi Türkiye, OECD’nin kurucu üyelerinden biri. Peki Türkiye’nin gelişmekte olan ülkelerle işbirliği konusunda OECD’nin en önemli organı olan Kalkınma Yardımları Komitesi’ne (DAC) üye olma çabaları var mıdır? Diğer orta gelirli ülkelerle bir araya gelip, DAC’a üyelik şartlarında bir değişiklik yapmak söz konusu olabilir mi?
Öncelikle, bizim Türkiye olarak DAC’a üyelik konusunda kriterler açısından bir sıkıntımız yok. DAC’a üye olmanın kriterleri arasında, yıllık en az 100 milyon dolarlık kalkınma yardımı harcamasında bulunmak başta geliyor. Türkiye şu anda bu eşiği aşmış durumdadır. Dolayısıyla Türkiye aslında DAC’a üye olabilecek konuma gelmiştir, ancak bu konuyla ilgili bir siyasi irade henüz oluşmadığı için tamamlanması gereken önizleme (preview) sürecine dahil olmadık. Üyelik arzusu olmadan da preview yaptırılabiliyor, ancak biz bu sürecin başka bir versiyonunu UNDP ile başlattığımız Güney-Güney İşbirliği Programı kapsamında gerçekleştireceğiz.
Paris Deklarasyonu, Doha Antlaşması, Monterrey Sözleşmesi ve Accra Gündemi gibi uluslararası kalkınma yardımlarını çerçeveleyen antlaşmalara bakacak olursak, TİKA kendini bu unsurlarla nasıl bağdaştırıyor?
Kalkınma konusundaki uluslararası gelişmeleri göz önünde bulundurarak kalkınma statejilerimizi belirlemek, önceliklerimizin başında yer alıyor. TİKA olarak bu konudaki tüm insiyatiflerin içerisinde yer almaya çalışıyoruz. BM nezdindeki toplantıları, OECD toplantılarını takip ediyoruz. Hatta bizim insiyatifimizle geliştirilen bir diyalog süreci var, yani DAC üyesi olan ve olmayan ülkeler arasında politika belirleme toplantıları. İlki 2006 yılında İstanbul’da gerçekleşti, bu yıl ise 28-29 Eylül tarihlerinde Meksika’da dördüncüsü düzenlendi. Fakat kendimizi gözden geçirmemiz gereken bir nokta şu: BM tarafından genel olarak çok taraflı yardımlar teşvik ediliyor. Bizse şu an için iki taraflı yardımlara yönelmeyi tercih ediyoruz. Yardımlarımızın %90’ından fazlası iki taraflıdır. Ancak genel olarak bahsettiğiniz uluslararası prensipler konusunda kendimizi gelişmeleri takip eden ve uyumlu bir kurum olarak görüyoruz.
Güney-Güney İşbirliği Projesine dönecek olursak, sizce bu projenin TİKA’ya ne gibi getirileri olacak?
Biliyorusunuz genelde yardımların Kuzey’den Güney’e aktığı gibi bir önkabul vardır. Dolayısıyla bu fikir, orta gelirli ülkelerin de yardım yapabileceği bir zemin oluşturmayı hedefliyor. Bu program kapsamındaki etkinliklerle, Türkiye’nin de Güney-Güney İşbirliği Projesi’ne daha fazla katkı sağlamasını amaçlıyoruz. Bu kapsamda geçtiğimiz yıl cinsiyet konusunda İstanbul’da bir toplantı düzenlendi. İkincisini ise bu yıl Aralık ayında e-devlet uygulamaları konusunda planlıyoruz. Beklediğimiz ikinci getiri de bu.
Sizce TİKA’nın kapasite geliştirme konusundaki öncelikleri nelerdir? En çok hangi konularda kapasite gelişimine ihtiyaç duyuluyor?
TİKA’nın faaliyetleri ve faaliyet alanları kurulduğundan beri artıyor, ancak teşiklat yapısı buna paralel olarak büyümüyor. Dolayısıyla artan iş yükü karşısında daha verimli çalışabilecek bir kurumsal yapıyı arzuluyoruz. Bu konuda yasa çalışmalarımız da var. En temel hedefimiz ise etkin bir teşkilat yapısının oluşturulması. Az önce konuştuğumuz prensipler çerçevesinde yardımların etkinliğini test eden bir mekanizmamız yok. İkinci hedefimiz ise, bilimsel metodlarla etkinliğimizi ortaya koyan bir değerlendirme sistemi oluşturulması. Bu konuda UNDP ile ilk görüşmelerimizi de yaptık.
Peki kapasite geliştirme projesinden genel anlamda beklentileriniz nelerdir? TİKA’da kapasite geliştirme sonucu nelerin değişeceğine inanıyorsunuz?
Bugüne kadar dışarıdan herhangi bir göz TİKA’yı değerlendirmemişti. Biz şu an bunu yapmaya çalışıyoruz. Dışarıdan bir bakış açısıyla kurumumuzun çalışmalarının etkinliğinin bir değerlendirmesi yapılacak. Daha etkin kaynak ve uzman kullanımı konusunda gelişmeyi, uzmanlarımızın da bu anlamda kapasitelerini geliştirmelerini bekliyoruz. Önemli gördüğümüz bir faaliyet alanı da, “Talent Bank” oluşturulmasıdır. BM’nin kullandığı bir program olan Talent Bank’i Türkiye koşullarına uyarlayıp sisteme bütün sektör uzmanlarının özgeçmişlerinin girilmesini sağlayacağız. Zaman zaman uluslararası kuruluşların bizden uzman talebi oluyor. Talent Bank sayesinde, Türkiye’deki uzmanların kendilerini dışa pazarlamalarına imkan sağlayacağız ve uzman arayışlarında Türkiye’nin de talep bulmasına yardımcı olacağız.
Son olarak, bu projeyle kurum içinde aşmayı planladığınız başlıca sıkıntılar nelerdir?
Bir anlamda çalışanlarımızın yaptıkları hakkında bir karne almasını sağlayacağız. Bunun da motivasyonu arttıracağını düşünüyorum. Hiyerarşik olarak teşkilat yapısında bir değişiklik olduğu zaman, yükselme kaygısındaki çalışanlarımızın motivasyonunun da yükseleceğini tahmin ediyorum. Kısacası kurumu ve personeli motive edecek bir süreç olacağına inanıyorum.
Engelleri Aşmak: serbest dolaşım ve insani gelişme, ülke içinde ve sınırlar arası göç eden milyonlarca kişinin yüzleştiği zorluklara dikkat çekerek, hükümetlere göçün risklerini ve maliyetini azaltacak bir dizi reform yapmayı öneriyor.
2009 İnsani Gelişme Raporu, Bangkok, Tayland’da 5 Ekim 2009 günü, UNDP Başkanı Helen Clark ve Tayland Başbakanı Khun Abhisit Vejjajiva tarafından açıklanacak. Rapor, Türkiye’de de Ankara ve İstanbul’da sunulacak. UNDP Başkan Yardımcısı ve Kalkınma Politikası Bürosu (BDP) direktörü Olav Kjorven, raporun bulgularını 7 Ekim tarihinde İstanbul’da, Dünya Bankası ve IMF yıllık toplantısı çerçevesinde düzenlenecek Sivil Toplum Politika Forumu'nda sunacak. 15 Ekim tarihinde de, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde İnsani Gelişme Diyaloğu seminerler serisi kapsamında, üst düzey politika danışmanı ve İnsani Gelişme Raporu Ofisi Araştırma Ekibi başkanı Francisco Rodriguez tarafından sunulacak.
2009 İnsani Gelişme Raporu’nun konusu olan sınır içi ve dışı göçler, gerek ulusal gerek uluslarası müzakerelerde giderek daha önemli bir tema olarak işleniyor. Rapor, olanakların küresel düzeyde son derece eşitsiz dağıtımının insanların yer değiştirmesinin en önemli nedenlerinden biri olmasından yola çıkıyor. Göç, gelir, hizmetlere erişim ve katılımcılık gibi konularda insanların seçeneklerini arttırsa da insanlara sunulan fırsatlar, en donanımlı olanlardan sınırlı becerilere ve varlıklara sahip olanlara kadar farklılık gösteriyor. Politikaların da çarptırılmasıyla artabilen bu eşitsizlikler, raporun bir temasını oluşturuyor.
Vakit daralıyor. 1930’lardaki Büyük Buhran’dan beri en şiddetli düşüşünü yaşayan küresel ekonominin mevcut durumu, 2015’e giden geri sayımdaki ilerlemeyi engelleyecek gibi gözüküyor.
Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri Farklılıklar Görev Kuvveti tarafından yayımlanan Kriz Zamanında Kalkınma için Küresel İşbirliğini Güçlendirmek isimli rapor küresel yoksulukla mücadele taahhütlerinin ekonomik, gıda ve iklim krizleriyle karşı karşıya olan bir dünyada her zamankinden daha önemli olduğunu açıklıyor.
Kriz Zamanında Kalkınma için Küresel İşbirliğini Güçlendirmek Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmakta ortaya çıkan farkları detaylı olarak tanımlayarak tüm paydaşlara bu farklarla başa çıkmak için öneriler sunuyor. Rapora göre özellikle dikkate alınması gereken alanlar arasında Resmi Kalkınma Yardımı (ODA), En Az Gelişmiş Ülkelere (LDC) Yardım ve yardımın ulusal gelirdeki payı, pazara erişim, Yüklü Borçlu Yoksul Ülkelerin (HPIC) borçlarının hafifletilmesi, temel ilaçlara erişim ve teknolojiye erişim yer alıyor.
Resmi Kalkınma Yardımları (ODA) konusunda, 2010 yılına kadar 50 milyar dolar ek yardım vaat edilirken, 2004 seviyesinden yüksek olsa da, şu anda 20.7 milyar dolarda kalındı. Yine de yıllık Resmi Kalkınma Yardımları’nda 29.3 milyar dolarlık bir fark var. Bu miktar, 2010 yılına kadar OECD donörlerinin şimdiki bütçelerini yılda 34.7 milyar dolar arttırmalarını gerektiriyor.
En az gelişmiş ülkelere (LDC) yardım da 31.9 milyar dolarla 53-71 milyar dolarlık taahhütün gerisinde kalıyor.Hedeflenen rakamlara ulaşılması için, rapor en az gelişmiş ülkelere yapılan Resmi Kalkınma Yardımları’nın 21-39 milyar dolar arttırılmasını öneriyor. Benzer şekilde, yardımın gelişmiş ülkelerin milli gelirlerindeki payı taahhüt edilen %0.7’nin %0.4 altında. Rapor, 2010 yılına kadar %0.5’e ayarlanan orta seviyedeki hedefe ulaşılmasını ve 2015’e kadar da yardımların milli gelirin %0.7’sini oluşturmasını öneriyor. Rapor, aynı zamanda yükselen donörler de dahil olmak üzere tüm donörleri ve yardım alan ülkeleri yardımların düzenlenmesi, sonuçların yönetimi, ve yardım kaynaklarının karşılıklı güvenilirliği konularında teşvik ediyor.
Pazara erişim konusundaki fark, 2000 BM Binyıl Deklarasyonu’nda yayımlanan “açık, adil, kurallara dayalı, öngörülebilir ve ayrılıkçı olmayan çok taraflı ticari ve mali bir sistem” kurulmasına dair taahhütle ilgili. Rapor, bu konuda yapılan ticari anlaşmalarda Doha Ayağı’nın tamamlanmamasından kaynaklanan bir fark olduğunu savunurken Dünya Ticaret Örgütü’ne üye devletlerin başarılı ve kalkınmaya yönelik bir Doha Ayağı’nın sonuçlandırılması için taahhütlerini güçlendirmeleri gerektiğini vurguluyor.
Yüklü Borçlu Yoksul Ülkeler (HPIC) girişimi dahilinde 40 ülke arttırılmış borç hafifletilmesi için seçilirken, 35’i borçlarının 54.3 milyar dolar hafifletilmesiyle HPIC karar noktasına eriştiler. 35 ülkeden 24’ü Çok Taraflı Borç Hafletilmesi Girişimi’nden (MDRI) de fazladan 23.6 milyar dolar yardım alırken, 9 ülke de borç sıkıntısı yaşamakta düşük risk sınıfında yer alıyor. Bununla beraber 13 ülke hala borç sıkıntısı yaşamakta yüksek risk sınıfına dahil. Dolayısıyla rapor, HPIC ve MDRI girişimlerinin tamamlanmasını ve tüm borç yardımlarının Resmi Kalkınma Yardım’larına ek olarak yapılmasını öneriyor.
Temel ilaçların herkes için karşılanabilir ve elde edilebilir olması, sekizinci Binyıl Kalkınma hedefi çerçevesinde kabul edilmiş bir amaç olmakla beraber günümüzde gelişmekte olan ülkelerdeki temel ilaçların ortalama fiyatları, kamu sektöründe uluslarası fiyatların 2.5 katı, özel sektörde ise 6.1 katı daha yüksek. Rapor, bu farkın kamu ve özel sektör arasındaki işbirliğiyle temel ilaçların uygun fiyatlarla sağlanması sonucunda kapatılabileceğini dile getiriyor.
Sekizinci Binyıl Kalkınma Hedefi çerçevesinde kabul edilen bir başka amaç ise gelişmekte olan ülkelerde yeni bilişim ve iletişim teknolojilerine erişim sağlanmasını içeriyor. Rapor, teknoloji kullanımda gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki çarpıcı farklılıklara dikkat çekiyor. Örneğin 2007’de gelişmiş dünyadaki nüfusun %100’ü cep telefonu hizmetlerine aboneyken, bu yüzde gelişmekte olan dünyada sadece %39’da kalıyordu. Benzer bir şekilde, 2007 yılında gelişmekte ülkelerde internet nüfusun %13’ü tarafından kullanırken, bu oran gelişmekte olan ülkelerde %64’e ulaşıyordu. 2008’de geniş bantlı internet hizmetlerinin fiyatı gelişmekte olan ülkelerde 289$ (PPP) ile, aynı hizmet için 28$ (PPP) ödeyen gelişmiş ülkelerden nerdeyse 10 kat daha fazlaydı. Rapor, gelişmekte olan ülkelerdeki cep telefonu hizmetlerine erişimin ve internet hizmetlerinin önemli ölçüde geliştirilmesini tavsiye ediyor.
Yukarıdaki öneriler göz önünde bulundurulduğunda 2009 Binyıl Kalkınma Hedefleri Farklılıklar Görev Kuvveti’nin Kriz Zamanında Kalkınma için Küresel İşbirliğini Güçlendirmek isimli rapordan çıkan önemli bir tema, tüm küresel taahhütlerin uygulanmasının ekonomik ve çevresel sürdürülebilirliği olan bir büyümeyi geliştirirken, aşırı yoksullukla ilişkili politik, ekonomik ve kamu sağlığı konusundaki açıklıkları da gidereceği yönünde.
Görev Kuvveti BM Genel Sekreteri tarafından Politika Komitesi’nin 1 Mayıs 2007 tarihinde alınan ve Binyıl Kalkınma Hedefleri’nde yer alan küresel taahhütlerin izlenmesinin geliştirilmesini içeren karar (Karar No. 2007/22) doğrultusunda yaratıldı. Bu kuvvetin başlıca amacı, resmi kalkınma yardımları, pazara erişim (ticaret), borç yardımları ve temel ilaçlara ve yeni teknolojilere erişim alanlarında verilen uluslarası taahhütlerin uluslarası ve ülkeler düzeyinde sistematik olarak takip etmek.
Görev Kuvveti, 20’yi aşkın BM biriminin yanı sıra Dünya Bankası ve Uluslarası Para Fonu (IMF), OECD ve Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) de katılımından meydana geliyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Birleşmiş Milletler Genel Secreterliği Ekonomik ve Toplumsal İşler Bölümü (UN/DESA) Görev Kuvveti’nin faaliyetlerini koordine eden başlıca birimler olarak göre yapıyor. Birimlerinin tamamının listesi için lütfen tıklayın.
Birleşmiş Milletler Kamusal İletişim Dairesi (DPI) de, bu çabaya katkıda bulunmak için, sunumların temelini oluşturması açısından bazı ortak konuşma unsurları ve bununla birlikte yoksulluğun ortadan kaldırılması, sağlık, çocuklar ve gençler, iklim değişimi, cinsiyet eşitliği ve sürdürülebilir kalkınma gibi 14 ana BM faaliyetini listeleyen “UN4U – Birleşmiş Milletler sizin için çalışıyor” projesini başlattı.
DPI, lise müdürleriyle görüşmelerinde, gençlerin başka ülke ve kültürleri tanımasının ve benzerlikler ile farklılıkların değerini anlamasının çok yüksek bir önem taşıdığını ifade etti. Lise öğrencilerinin bu program aracılığıyla Birleşmiş Milletler’in çalışmalarını daha iyi tanıması ve küresel vatandaşlar olarak bireysel katkılar sağlama sorumluluğunu üstlenmesi bekleniyor.
BM’yi “bizim örgütümüz” olarak yansıtan UN4U projesi, BM’nin tarihi ve yapısı hakkında bilgilendirerek ve örgüte katkı sağlayabilecekleri yollar önererek, lise öğrencilerine bir katılım ve sahip olma duygusu aşılamayı amaçlıyor. Bu senenin UN4U insiyatifinde desteklenen iki kampanyadan birincisi, Seal the Deal!. Bu kampanya kapsamında öğrenciler iklimle ilgili imza toplanmasına ve kampanya logosu ve diğer kaynakları interneten indirerek, Facebook’ta Seal the Deal! kampanyasını arayarak, Twitter’daki tartışmalara katılarak kampanyanın anafikrinin yayılmasına yardım etmeye teşvik ediliyor.
İkinci kampanya ise Milenyum Kalkınma Hedefleri’ni (MDG’ler) içeriyor ve öğrencileri 8 farklı hedefle ilgili olarak BM’nin ne yaptığı hakkında bilgilendiriyor. Bu çeşitli kampanyalar arasında yer alan Dünya Gıda Programı’nın (WFP) Fill the Cup kampanyasının, gelişmekte olan ülkelerde okul yemeği sağladığı için BM’nin yoksulluğu azaltmak için ne yaptığını gösteren bir örnek olarak altı çiziliyor (Hedef 1). Göçmenlerin eşlerine kredi sağlayan Micro credit in Tajikistan cinsiyet eşitliğini destekleyen bir önlem olarak sunulurken (Hedef 3), Nothing but Nets kampanyası, çocukların hayatını kurtarma anacıyla sıtmaya karşı yatak cibinlikleri bağışlayarak, çocuk ölümlerini azaltan bir insiyatif olarak ön plana çıkıyor (Hedef 4). Maternal care in MynmarGlobal Polio Eradication Initiative dünya çapındaki çocuk felci vakalarında büyük bir düşüş yakalayarak, HIV/AIDS ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi amacına hizmet ediyor (Hedef 6). Son olarak, Plant for the Planet: Billlion Dollar Tree kampanyası ise, insanları, toplulukları, iş dünyası ve endüstriyi, sivil toplum örgütlerini ve hükümetleri, çevresel sürdürebilirliği garanti altına almak için dünya çapında her sene en az 1 milyar ağaç dikmeye teşvik ediyor (Hedef 7).
İlk olarak BM Genel Sekreteri’nin güçlü desteğiyle 24 Ekim 2008’de başlatılan UN4U, her yıl düzenlenen bir etkinlik haline geldi.
UNIC’ler, 2009 BM Günü’nü vurgulamak amacıyla birçok etkinlik düzenliyor. Bu etkinlikler, okul ve üniversitelerde konuşmalardan model BM programlarına, konserlere, sergilere, film gösterimlerine ve halka açık kültürel faaliyetlere kadar değişiklik gösteriyor. Merkezler aynı zamanda Genel Sekreter’in mesajının tercümesini yayımlayarak ve televizyon ve radyo kanalları için söyleşi ve tartışmalar düzenleyerek basına da uzanmayı planlıyorlar.
BM temsilcileri, Ekim ayının sonuna doğru, TED Ankara Koleji, Bilkent Uluslararası Okulu, Lycée Charles de Gaulle Ankara, Reha Alemdaroğlu Anadolu Lisesi ve TED Konya Koleji’ni ziyaret edip Türkiye’deki BM aktiviteleri ve projeleriyle ilgili sunumlar gerçekleştirerek, BM kampanyaları için bilinç ve katılım yaratmayı amaçlıyor.
Katkıda Bulunanlar
Editör: Aygen Aytaç
Asistan: Ece Ergen
Interns: Aylin Yardımcı, Ersev Özer
© 2009 UNDP Türkiye
Yeni Ufuklar’ın tüm hakları UNDP Türkiye’ye aittir. Yeni Ufuklar dergisinin kaynak gösterilmesi ve ilgili linkin verilmesi kaydıyla dergiden alıntı yapılabilir.