Ana Siteye Dön

Nisan 2009

Sayı: 40

Kemal Derviş UNDP'deki görevinden ayrıldı

Kemal Derviş UNDP'deki görevinden ayrıldı

UNDP Başkanı Kemal Derviş, 1 Mart 2009 tarihinde UNDP’deki görevinden ayrıldı.

Ankara, Nisan 2009

Kemal Derviş UNDP’deki son gününde personele organizasyonun hedeflerine kendilerini adadıkları için teşekkür etti ve kalkınmadaki birtakım güçlükleri sıraladı.

Derviş: “Çalışmalarımızla, ülkelere Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmaları için yardım etmekten, AIDS ve iklim değişikliğiyle ilgilenmeye; demokratik yönetişim üzerine çalışmaktan, krizi önleme ve atlatmaya kadar dünya çapında önemli adımlar attık” diyerek ekledi: “Ve tüm BM ailesiyle beraber çalışarak reformlarımızda ilerleme yapmaya devam ediyoruz. Bunun için hepiniz önemli bir rol oynadınız ve size teşekkür ediyorum.”

Mevcut ekonomik durgunluğun dünya çapındaki kalkınma için çok ciddi bir tehdit oluşturduğunu söyleyen Derviş, bunun üstesinden gelmek için güçlü politikalara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

“Ekonomik durumun yakın gelecekte daha da kötüye gideceği belki de kaçınılmazken, ekonomik iyileşmenin hızı ve gücü uygulanan politikanın etkinliğine bağlı” diyen Derviş: “Krizin etkisi yoksul ülkeler için o kadar büyük olacak ki yoksul ülkeler kendi başlarına krizle başa çıkamayacaklarından, politikaların, krizin hassas ülkeler üzerindeki etkisini en aza indirmesi gerek” diye ekledi.

Derviş’e göre: "UNDP, BM ailesi, Dünya Bankası ve diğer ortaklar arasında daha güçlü bir işbirliği gerekiyor; bu gerek etkili bir çözüm üretmek ve onu hayata geçirmekte, gerekse hassas durumları tanımlamakta kritik önem taşıyor. İkincisi, uzun vadede sürdürülebilir kalkınmayı hızlandıran bir ivmenin temelleri oluşturularak krizin etkisi tutarlı hale getirilebilir. Bu güçlüklerin üstesinden gelmeye çalışırken, mümkün olduğunca etkili, tutarlı ve verimli bir şekilde sonuç yaratması için dünyanın, her zamankinden daha çok BM ailesine ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Ve şüphesiz ki bu, BM'nin kilit kalkınma ağı olan güçlü bir UNDP gerektiriyor."

Kemal Derviş kalkınmayla ilgili dünyayı ilgilendiren konulara dahil olmaya devam edeceğini ve UNDP ile ilişkide kalacağını söyleyerek konuşmasını bitirdi:

“Hoşçakalın demek muhakkak ki kolay değil; fakat önceden de belirttiğim gibi bir kere UNDP’ye ait olmak her zaman öyle kalmaktır.”

Bu arada, Yeni Zelanda eski Başbakanı Helen Clark, UNDP’nin yeni başkanı olarak atandı. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından aday gösterilen Clark, 192 üyeli BM Genel Kurulu tarafından oy birliği ile seçildi. Clark, dört yıl sürecek olan görevine Nisan sonunda başlıyor.

BM Su Raporu acil eylem çağrısı yapıyor

16 Mart 2009’daki oturumların birinde sunulan Birleşmiş Milletler Dünya Su Geliştirme Raporu’nun 3. baskısı (WWDR-3), gerekli tedbirler hemen alınmazsa su krizinin çıkacağı uyarısında bulunuyor.

Ankara, Nisan 2009

16-22 Mart tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilen su ile ilgili dünyadaki en büyük etkinlik olan 5. Dünya Su Forumu’na 150 ülkeden 25,000’den fazla kişi katıldı. Forumun düzenlenmesi için 20 milyon doların harcandığı etkinlikte güvenliği sağlamak için dört bin polis görevlendirildi. Forum süresince yapılan 100’den fazla oturumda birçok tavsiye, taahhüt, girişim ve Bakanlar düzeyinde bir bildiri ortaya çıktı. 16 Mart 2009’daki oturumların birinde sunulan Birleşmiş Milletler Dünya Su Geliştirme Raporu’nun 3. baskısı (WWDR-3), gerekli tedbirler hemen alınmazsa su krizinin çıkacağı uyarısında bulunuyor.

Nüfusun özellikleriyle ilgili etkenler ve kişi başı gelirin artmasıyla yükselen tüketim, su sorununun en önemli nedenlerini oluşturuyor. Isınma, elektrik ve ulaşım için enerjiye olan talep hızlı bir şekilde artıyor. Biyoenerji üretimindeki artışın su kalitesi ve bulunurluğu üzerinde potansiyel olarak önemli etkileri var. Dünya nüfusu her yıl 80 milyon kişi artıyor; bu, tatlı su talebinin yılda 64 milyar metre küp artması demek. 2050 yılına kadar dünya nüfusuna katılması beklenen 3 milyar kişinin yaklaşık %90’ı gelişmekte olan ülkelerde ve birçoğu temiz içme suyuna sürdürülebilir erişimi ve yeterince sıhhi temizliğe sahip olmayan bölgelerde olacak. Göç dolayısıyla önümüzdeki 20 yıl içinde dünyadaki 27 devasa şehrin (nüfusu 10 milyon veya daha fazla olan) 18’i ile birlikte hassas kıyı bölgelerinde çok daha fazla kişi yaşayacak.

BM-Su’yu oluşturan 26 BM kuruluşunun ortak çalışması olan BM’nin su raporuna göre, hükümetlerle, uluslararası kuruluşlar, STK’lar ve diğer paydaşlarla işbirliği yaparak, temiz içme suyu ve sıhhi temizlik konusunda daha fazla yatırıma ihtiyaç var. Bu yatırım ekonomik büyümeye kesinlikle katkı sağlayacak. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminine göre, yatırılan her 1 doların, bölge ve teknolojiye bağlı olarak 3 ve 34 dolar arasında bir geri dönüşü var. 1930 ve 1999 arasında US Army Corps of Engineers tarafından su altyapı çalışmalarına yapılan yatırımlar, harcanan her bir 1 dolar için 6 dolarlık bir geri dönüş yarattı ve o dönemdeki artan nüfusa ve riskli mal değerine rağmen sel zararını sınırladı. Şu an ve gelecekteki suyla ilgili sorunlarla baş etmesi için kurumlar hazırlamak üzere, kurumsal ve insani kapasite gelişimine ihtiyaç var. Farklı çıkarlara sahip taraflar arasında çözüme ulaşmak için karar verme aşamasında çoğulcu yönetişim, şeffaflık ve etkileşim gerekli.

Dünya Su Gelişme Raporu’nun 3. baskısı, içilebilir su hakkında Binyıl Kalkınma Hedefine ulaşma konusunda dünyanın doğru yolda olduğuna dikkat çekiyor. Mevcut eğilimler, 2015’e kadar küresel nüfusun %90’ı geliştirilmiş içme su kaynaklarını kullanacağını gösteriyor. Fakat, sıhhi temizlik hakkında Binyıl Kalkınma Hedefine ulaşma konusunda her şey yolunda değil. 1990 ve 2006 arasında gelişmiş sıhhi temizliğe sahip olmayan kişilerin oranı sadece %8 azaldı. Gelişmeler en kısa zamanda hız kazanmazsa, dünya 2015’e kadar sıhhi temizlik hedefinin yarısını dahi başaramayacak. Mevcut eğilimler, gelişmiş sıhhi temizlikten yoksun olan toplam nüfusun 2015’de 2.5 milyardan 2.4 milyara düşerek küçük bir ölçüde azalacağını gösteriyor.

g

5. Dünya Su Forumu

Her üç yılda bir düzenlenen Dünya Su Forumu, dünyamızın her gün karşılaştığı su sorunlarına sürdürülebilir çözümler bulmak için her kesimden kişiyi bir araya getiriyor.

Ankara, Nisan 2009

5. Dünya Su Forumu, su sektörü içinden ve dışından kişilerin bir araya gelmesini, tartışmasını, su ile ilgili konularda daha fazla farkındalık ve çözümler yaratılmasını sağlayan eşsiz bir platform. Ayrıca, bakanların, yerel yönetimler ve milletvekillerinin farklı bakış açılarını uzmanların ve sivil toplumun görüşleriyle birleştirmek için de bir firsat sağlıyor.

1997’de Fas, 2000’de Hollanda, 2003’te Japonya ve 2006’da Meksika’da gerçekleştirilen Dünya Su Forumu’nun 5.’si Mart 2009’da İstanbul, Türkiye’de yapıldı.

Farklılıkların suda yakınlaşması

Türkiye’nin Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney arasındaki stratejik pozisyonu, değişik su kültürleri, gelişmiş ve gelişmekte olan bölgeler arasındaki kavramsal engeller ve su ile ilgili şu an devam eden birçok girişimi bir araya getirmenin ihtiyacı göz önünde bulundurularak “Farklılıkların Suda Yakınlaşması” Türkiye’deki forumun ana teması olarak seçildi.

Forumun 6 teması “Küresel değişim & Risk Yönetimi”, “İnsani Gelişmeyi ve Binyıl Kalkınma Hedeflerini İleriye Götürmek”, “İnsani ve Çevresel İhtiyaçları Karşılamak için Su Kaynaklarını ve Tedarik Sistemlerini Yönetmek ve Korumak”, “Yönetişim ve Yönetim”, “Finans”, “Eğitim, Bilgi ve Kapasite Geliştirme”.

[BAGLANTILAR]

 

 

 

 

 

Dünya Su Günü: Ortak Sular - Ortak Fırsatlar

5. Dünya Su Forumu katılımcıları, Su Forumu’nun bakanlar tarafından kapanışına katılmadan önce BM Dünya Su Günü’nü kutladılar.

Ankara, April 2009

22 Mart, 1993 yılından beri her yıl Dünya Su Günü olarak kutlanıyor. Bu yıl, Dünya Su Günü'nde, ortak biçimde kullanılan tatlı su kaynaklarını idare etmek konusunda ülkeler arasındaki işbirliğinin geliştirilmeye çalışılması amaçlanıyor. Su sistemlerini idare etmeye yönelik böyle bir girişim, ülkeler arasındaki uluslararası ticareti, ekonomik kalkınmayı canlandırabilir ve barışı, güvenliği ve işbirliğini güçlendirir. Bu bağlamda, bu yıl düzenlenen Dünya Su Günü’nün konusu “Ortak Sular - Ortak Fırsatlar”.

Yerkürenin yaklaşık yarısı sınır ötesi veya ortak olarak kullanılan göllerle veya nehir havzalarıyla kaplı. Temiz ve güvenilir tatlı su kaynakları, endüstriyel ve tarımsal tüketim, rekreasyon, sağlık hizmetleri ve içme suyu dahil, insan yaşamının her alanında gerekli. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı ortak biçimde kullanılan bu su kaynaklarına bağımlı.

İklim değişikliği, hidrolojik döngüyü değiştirmeye devam ederken, çok daha fazla sayıda ülke yetersiz su kaynaklarına ve kullanılabilir sudaki artan değişkenliğe bağlı su sıkıntısı yaşayacak. Böyle bir senaryo, sürekli kirlilik ve yetersiz uygulanan politikalar ve kanunlarla, aşırı ve verimsiz su tüketimiyle beraber, aynı nehir ve gölleri (sınır ötesi sular) paylaşan ülkeler arasında gerilim yaratabilir. Şu an, bir veya daha fazla sınır ötesi su sistemini paylaşan 145 ülke var.

Ülkeler arasında suyla bağlantılı ihtilaflar çıkmasına rağmen, bunların sadece çok azı savaşı tırmandıran gerilimlerin arkasındaki ana neden olmuştur. 1948’den beri, ülkeler arasında suyla ilgili çıkan 37 ciddi çatışma var. Buna rağmen aynı dönemde, Güney Afrika’da ortak biçimde kullanılan sularla ilgili 1995 Sözleşmesi ve Pakistan ile Hindistan arasındaki Indus Su Havzası’nın kullanım planınını hazırlayan 1960 Anlaşması gibi, sınır ötesi işbirliği üzerine 300’den fazla uluslararası anlaşma imzalandı. Sınır ötesi suların bu şekildeki sağduyulu ve ortak yönetiminin, yeni iş alanları, ticaret, güvenlik ve barış tesis etmesi ve ülkeler arasında karşılıklı saygıyı, anlayışı ve güveni kurması açısından birçok yararı bulunuyor. Diğer bir deyişle su paylaşımı, daha iyi yaşam ve tarımsal geçim kaynakları için fırsat sağlıyor.

Ortak suların yönetimindeki en dikkat çeken başarılardan biri Tuna Nehri’nin kullanımıyla ilgili anlaşmadır. Tuna, Romanya üzerinden Karadeniz’e dökülmeden önce 13 ülkenin içinden geçen, dünyada en çok sayıda ülkeden birden geçen nehir havzasıdır. Geçen 150 yıl, hem Karadeniz’in hem de Tuna’nın ekosistemlerinin sürekli bozulmasına şahit oldu. Sovyet Bloğu’nun yıkılmasından sonra Tuna kıyısındaki ülkeler, kazara nehre karışan kimyasal atıkları asgari düzeye indirmek amacıyla arıza kontrol sistemi tesis etmek yanında, suyun miktarının ve niteliğinin artırılmasında ve denetlenmesinde de işbirliği içine girdiler.

Bu bölgesel işbirliği, gıda zehirlenmelerini azaltmak için yapılan kontrol reformları anlaşması ve Tuna'da 75 su kalitesi denetleme istasyonu kurulması gibi birçok sonuç verdi. Bu reformlar ve önemli yatırımlar sayesinde, Karadeniz'in batı kısmındaki tehlikeli oksijen tükenmesi bertaraf edilerek endüstriyel, tarımsal ve belediyelerden kaynaklanan kirlilik azaltıldı. Böylece, kaydadeğer ölçüde ekosistem iyileşmesi sağlandı. Karadeniz'in ve Tuna Nehri'nin restorasyonu, sınır ötesi sulardaki birden çok ülkenin kurdukları işbirliği vasıtasıyla önemli çevresel, sosyoekonomik ve politik yararlar sağlıyor.

Su Sergisi İstanbul'da

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi (American Museum of Natural History) tarafından düzenlenen Su Sergisi, UNDP ve Coca-Cola ortak projesi çerçevesinde Türkiye’ye geldi.

Ankara, Nisan 2009

5.Dünya Su Forumu’nun resmi yan etkinliği olarak tescil edilen sergi, “Her Damla Değer Katar” projesi çerçevesinde 14 Haziran’a kadar İTÜ Maslak Doğa Tarihi ve Bilim Müzesi’nde ziyaret edilebilecek.

18 Mart’ta serginin resmi açılışına katılan Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan açılış konuşmasında, su ile ilgili sorunları çözmek için devletlerin temiz su konusunda altyapı çalışmalarını artırması gerektiğini belirtti. Çağlayan ayrıca, sergiyi Türkiye’ye getirdikleri için UNDP ve Coca-Cola’ya teşekkür etti.

Açılışın ardından, 19 Mart’ta sergi alanında UNDP’nin “politika diyaloğu” isimli etkinliği yer aldı. RBEC bölgesinden sorumlu UNDP Direktör Yardımcısı Cihan Sultanoğu açılış konuşmasında (konuşmanın tümü için lütfen buraya tıklayınız - İngilizce), su sıkıntısının önemine ve bunun sosyal ve ekonomik gelişmelere etkilerine dikkat çekti. Sultanoğlu, UNDP’nin Coca-Cola ile birlikte yürüttüğü “Her Damla Değer Katar” projesinin bölgedeki içilebilir suya erişimi artırmak amacı taşıyan güzel bir örnek olduğunu belirtti ve bu ortaklığın en önemli başarılarından biri bu sergiyi İstanbul’a getirmektir diye ekledi.

UNDP'nin politika diyaloğu panelinde, su yönetişimi uzmanları kendi bireysel projeleri hakkında bilgi verdiler. İşbirliğine yönelik gayretlerinin Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne nasıl katkıda bulunduğunu ve su ile sağlık hizmetlerine erişebilirliği ne yönde geliştirdiğini anlattılar. Ayrıca, iyi yönetişimle ekonomik büyüme ve yoksulluğun azaltılması arasındaki güçlü ilişkiyi işaret ederek etkili su yönetişiminin öneminin altını çizdiler. İzleyiciler de, barajların rolü ve 2015'e kadar Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmak için yeterli adımların atılıp atılmadığı hakkında önemli sorular sorarak panele etkin bir şekilde katıldılar. Panel katılımcıları kendi çabalarına rağmen daha fazlasının yapılması gerektiğinin altını çizerek, tüm kurumlara aynı çabayı göstermeleri yönünde çağrıda bulundular.

Su Kaynakları konusunda Kıdemli Danışman olan Dr. Joakim Harlin’in yönettiği panele, GEF International Waters’in Teknik Danışmanı Andrew Hudson, Cap-Net Direktörü Paul Taylor, Küresel Çevre Fonu’ndan Sulan Chen, “Her Damla Değer Katar” projesi Müdürü Boğaçhan Benli, Su Uzmanı Håkan Tropp, UNDP Su Yönetişimi Fonu Proje Müdürü Alastair Morrison katıldılar.

Daha önce 3 Kasım 2007 – 26 Mayıs 2008 tarihlerinde New York’daki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde, ardından Singapur’da açılan sergi 2011’e kadar Güney Amerika, Asya, Avustralya ve Kuzey Amerika’ya götürülecek.

Su kaynaklarının korunmasına katkı sağlamayı amaçlayan Su Sergisi, etkileşimli uygulamaları ile 7’den 70’e herkesin suyun özelliklerini ve mücizelerini keşfetmesine yardımcı olacak. Suyun insan hayatındaki önemini gösteren sergide, suyu eşsiz bir şekilde toplayan, depolayan ve kullanan farklı canlıları, gezegenin değişik bölgelerindeki su miktarı ve su kullanımı konusunda insanların alışkanlıkları hakkındaki bilgileri, temiz suya ulaşma konusundaki örnekleri ve insanların yerel hikayelerini kapsayan 10 bölüm yer alıyor.

[BAGLANTILAR]

 

 

 

 

 

Artık kadınların da bir komisyonu var

Türkiye’deki kadın hareketinin en az 10 yıldır süren çabaları, parlamentoda ‘Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun kurulmasının Mart ayında onaylanmasıyla bir adım daha ilerlemiş oldu.

Ankara, Nisan 2009

UNDP’nin de başından beri destek verdiği kadın haklarına yönelik çalışmalar, AB sürecinin de hızlandırıcı etkisiyle sonuç verdi. Kadınların politikadaki temsilini artırmak amacıyla kurulan ve bu yöndeki birçok projede UNDP’yle ortak çalışan Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği Ankara Şubesi Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Selma Acuner’le bu gelişme hakkında konuştuk. Gelişmeyi çok olumlu bulan Selma Acuner’e göre "Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu”, kadın-erkek eşitliğine kurumsallaşmış bir boyut getirdiği için hem kadınlar hem de Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından çok önemli.

Selma Acuner (S.A.): ‘Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun kurulmasının en büyük önemi şu: Türkiye’de kadın-erkek eşitliğine kurumsallaşmış bir yaklaşım gerekiyor ve çeşitli kurumların çeşitli mercilerde, farklı yerlerde kurulması gerekiyor. Yani şöyle demek lazım, merkezi bir yapılanmadan ziyade, ‘desantralize’ dediğimiz veya daha Türkçe kullanılan haliyle ‘ademi merkeziyetçi’ bir yapıya kavuşması gerekiyor; çünkü Türkiye’de nüfusun yüzde ellisi kadın ve bu kadınlar tek tiplilik göstermiyorlar. Çeşitli bölgelerde farklı politikalar gerekiyor; bu nedenle de Türkiye’de bu kadın meseleleri, merkezi bir yapılanmayla çözülemez. Şimdi mesela TBMM düzeyinde, yani karar alma mekanizmasının en üst katmanı dediğimiz TBMM’de bir yapının oluşturulması, her şeyden önce Türkiye’de eşitlik kavramına veya eşitsizlikle mücadele kavramına kurumsallaşmış bir yaklaşımın ispatıdır. Çok önemli. Aynı zamanda bu durum, Türkiye’de bu konuda siyasi bir kararlılığın gelişmekte olduğunu gösterir. Daha da önemlisi; en az 14 -15 senedir gündemi oluşturulmakta olan, yani özellikle kadın sivil toplum örgütleri tarafından talep edilen bir politikanın oluşturulması açısından da çok önemlidir. 

Başka bir nokta da, biz bu komisyonu hep şunun için istiyorduk: Türkiye’deki kurumların; yani devlet, aile, piyasa gibi kurumların kadın-erkek eşitliği bakış açısıyla dönüştürülmesi gerek. Ama bu dönüştürülme için yasaların da dönüşmesi gerek. Kurumlar durduğu yerde dönüşemez. Yasalar değişecek, o yasaların değişmesinin devamında zihniyet değişikliği, politikaların değişimi gelecek. 

Şimdi eğer en üst düzeyde bir komisyon olursa bundan sonra çeşitli yasa teklifleri bu komisyondan da geçecek ve bu komisyon kadın-erkek eşitliği bakış açısıyla yasaları inceleyecek. Bayındırlıkla ilgili bir yasayı da mesela inceleme hakkı elde edecek bir yerde, yerel yönetimlerle veya işte finansla ilgili yasalara da görüş bildirebilecek. Ama tabii bu komisyonun pratikte nasıl işleyeceği çok önemli. Pratikte çok etkin çalıştığı zaman tüm yasaların içine, tüm tekliflerin içine, kararların içine girme yolu açık. Bir de artık kadınların çözüm arayacakları bir mercii olacak; kadın hakkı ihlal edildiyse, gidecek başvuracak, doğrudan kadınlarla ilgili bir eşitsizliğe çözüm arayabilecek

UNDP Türkiye: Bireysel olarak mı?

S.A.: Tabii ki. Bunun yanı sıra, mesela böyle bir kurum, Türkiye’deki yasaların aynı zamanda uluslararası yasalar açısından denkliğini, uyumluluğunu, uyumsuzluğunu inceleyebilecek. Gene bu komisyon gidip uluslararası çalışmalar yapıp gelebilecek, Ankara dışına gidip inceleme yapabilecek. Cinsiyete dayalı tüm ayrımcılıklara, bakın bunun altını çiziyorum, cinsiyete dayalı her türlü ayrımcılığa karşı mücadele edebilecek; çünkü öyle bir madde var, önlem alma, çözüm getirme görevi var. En geç üç ay içinde de her türlü başvuruya cevap verme durumunda kalacak bir merci; yani faydaları saymakla tükenmez. On iki yıl mücadele edildi bu kararın çıkması için. 

Başka önemli bir nokta, bu komisyon sivil toplum örgütleriyle yakın diyalog halinde çalışacak. Yani tabandan gelen talepler politikalara dönüştürülebilecek. Çok çok önemli birşey daha var mesela; Avrupa Birliği’nde, özellikle kuzey ülkelerinde kullanılan ‘public reporting’ dediğimiz ‘kamuoyuna raporlama’ yöntemi… Yani kamuoyuyla paylaşarak, izleme mekanizması oluşturmak. Bu komisyon yaptığı çalışmaları ve raporları kamuoyuyla paylaşma yükümlülüğü altında. Kamuoyuna açtığımız her şey aynı zamanda kamuoyunun izlemesini getirir. O zaman bu demokrasi açısından da önemli bir açılım.

UNDP Türkiye: Kadın çalışmalarının Türkiye’de hayli geçmişi var; dolayısıyla ‘Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’ niye şimdi kuruldu da daha önce kurulamadı? Sivil toplum kuruluşlarının rolü var mı kurulmasında?

S.A.: Bu tarihçeyi özetlemeye calışacağım; bu tarihçede UNDP’nin kendisi de var. 1990’lı yılların başında Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü kuruluyor. O dönemde UNDP’nin, kadının kalkınmaya katılımıyla ilgili bir projesi vardı. O projenin amaçlarından biri kadın-erkek eşitliğinin kurumsallaşmasıydı. İnsan kaynağı geliştirme, yasal dökümanların kadın-erkek eşitliği bakış açısıyla incelenmesi ve ilgili kurumların oluşturulması gibi amaçları vardı bu projenin. Son yıllarda yürütülen Birleşmiş Milletler ortak projesi de aslında o projenin bir devamı niteliğinde. Bu proje çerçevesinde de, altı pilot bölgede, belediye ve il genel meclislerinde eşitlik komisyonları kurulmuştu.  

Bu TBMM komisyonun kurulmasının arkasında da çeşitli aktörler var. Kadın örgütleri var, bazı milletvekilleri var, akademisyenler, ilgili kurumlar var… Kadın örgütleri, özellikle 1995-96 Pekin Eylem Platformu’ndan itibaren bu kurumsallaşmayı daha güçlü dile getirmeye başladılar. Bunun üzerine, milletvekilleri yavaş yavaş bu konuya ilgi göstermeye başladı. Son olarak Avrupa Birliği’yle üyelik görüşmelerine ayak uydurabilmek için meclisteki dört siyasi parti işbirliği yaparak, eşitlik komisyonunun kurulmasına karar verdi. Tabii kadın örgütlerinin baskısını da göz ardı etmemek lazım.

UNDP Türkiye: Peki siz, en önemli kadın örgütlerinden birinde Uluslararası İlişkiler Koordinatörü olarak yer alan bir kadın olarak, Türkiye’deki kadın hareketini nasıl buluyorsunuz? Kadın örgütleri arasındaki işbirliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

S.A.: Şunu söyleyeyim, Türk Ceza Kanunu (TCK), AB sürecinde gündeme geldiği zaman, çok farklı duruşlarda olan kadın örgütleri, Kadının İnsan Hakları Projesi tarafından kurulan TCK Kadın Platformu’nda, kadın olma ortak paydasıyla biraraya geldiler ve TCK’da otuza yakın maddenin değiştirilmesi için gündem oluşturuldu, pazarlıklar ve teknik çalışmalar yapıldı. Sonra bu gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra herkes tekrar kendi örgütüne döndü. Yani aslında biraz parçalı bir kadın hareketine sahip olmakla birlikte, bu farklı kadın örgütlerinin ortak amaç söz konusu olduğu zaman aşağı yukarı bir araya gelmeyi başardıkları nadir ülkelerden biriyiz, diyebiliriz.

UNDP Türkiye: Peki şimdi durum nedir Türkiye’de? Örneğin  yasalarda kadın-erkek eşitsizliğiyle ilgili neler yapması gerekiyor bu komisyonun ilk başta?

S.A.: Şimdi Eşitlik Çerçeve Yasa’nın çıkartılması gerekiyor. Eşitlik Çerçeve Yasa’nın içeriğine şu anda detaylı giremeyiz ama daha çok kuzey ülkelerinin kullandığı ve hani özel yasa dediğimiz yasa; kadınların çalışma yaşamında karşılaştığı eşitsizlikler veya işyerlerinde toplumsal cinsiyet eşitlik planlarının oluşturulması, kadınların birebir karşılaştığı ücret ayrımcılığı gibi noktalarda başvurabileceği bir yasa. Türkiye’de bir ombud sisteminin kurulması için de uzun yıllardır mücadele ediliyor, biz mesela bir kadın-erkek eşitliği ombudunun da kurulmasını istiyoruz. 

Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu (TCK), İş Kanunu’nda gene 1990’dan başlayarak, bu adaylık sürecimizde 30 reform paketi çıktı ve bunların içinde kadınların talep ettiği birçok değişiklik yapıldı. TCK’da gerçekten bir paradigma değişikliği var. Şöyle ki, kadın ilk defa birey olarak alındı, daha önceki TCK’da eğer kadına yönelik bir suç işlenirse bu ‘aileye veya toplumun düzenine karşı işlenmiş’ bir suç olarak sayılıyordu ve ceza indirimi vardı. Şimdi kadına veya kız çocuklarına karşı işlenen suçlar, ‘bireye karşı işlenmiş suç’ grubunda ve cezası tamamıyla yükseldi. Bu hakkaten bir paradigma değişikliğidir. Gene bu, kadın örgütleri ve meclisin ortak çalışmasıyla oldu. 

Ama şimdi TCK’da 4 madde duruyor. 4 eksiklik. Birisi mesela müstehcenlik. Ne demek müstehcenlik? Bunun netleşmesi gerek; çünkü ondan dolayı ceza var. İkincisi, bekaret kontrolü yeni TCK’yla düzenlendi ancak orda bazı detaylar vardı. Mesela kız çocuğunun rızası olmaksızın hiçbir şekilde ona bekaret kontrolü uygulayamazsınız olması lazım orada; ama hep şöyle birşey deniliyor, şimdi biz 6 yaşındaki kız çocuğunu mahkemeye çıkarıp iznini mi alalım? Örneğin Almanya’da, benim bildiğim kadarıyla, bunu çözmüşler. Yanına bir psikolog veriliyor, psikolog görüşmeyi yapıyor. Kadının bedeni üzerinde kesinlikle devletin eli olmayacak şekilde o maddenin düzeltilmesi gerekiyor. Üçüncüsü, ‘15-17 yaş arasındakiler arasında rızaya dayalı ilişki’ diye bir madde var, o da çok sorunlu. Şikayete bağlı suç; yani diyelim anne kızını şikayet etti, o karşısındaki erkek kimse, alıp onu içeri atıyorlar.  Dördüncü olarak da, farklı cinsel yönelime sahip olanların hiçbir korunması yok TCK’da, oysa AB’de artık bununla ilgili direktifin içinde yer almış vaziyette. 

İş Kanunu’nu soruyorsanız, onun bence yeniden elden geçmesi gerekecek çünkü epey hızlı çıktı. Çalışanların iş güvenliğiyle ilgili hala ciddi sorunlar var.  Örneğin ‘iş yerinde cinsel taciz’ bir suç olarak görülüyor ama tanımlar çok net değil veya işe girişte ayrımcılıkta da olduğu gibi, bazı tanımların yapılması gerekiyor.

Siyasi hayatta kadın yok!

UNDP Türkiye: Türkiye’de kadının siyasetteki durumu nedir?

S.A.: Türkiye’de kadının temsil krizi var. Türkiye’de kadınlar genel olarak mecliste %9 oranında temsil ediliyor, Avrupa’da hala en sonda yer alıyoruz ve 1934’ten bugüne geldiğimiz nokta: 50 kadın milletvekiline ulaşmışız. Normalde kritik eşik 180, 187 gibidir. Yani bizim şu anda en az 187 kadın milletvekilimiz olacak ki siz oradaki kararları etkileyebilesiniz. Değişik partilerden 50 kadın milletvekili istedikleri kadar uğraşsınlar, onları hiçbir şekilde suçlayamazsınız, çok az bir sayı hala; ama bu gelişme önemli, yani buraya kadar getirebilmiş olmak önemli.

Bununla birlikte yerel yönetimlere bakıyorsunuz kadın belediye başkanlarının oranı yüzde 0.56. %1 bile değiliz; halbuki yerel yönetimler en önemli katmanlar. Belediye meclisleri, il genel meclislerine bakıyorsunuz %1’lerden % 2’lerden bahsediyoruz. Şimdi düşünün ki 3000, 3200 küsur il genel meclis üyesi mevcut. Bunların içinde 300 kadın var sadece. Sadece 18 kadın belediye başkanı var şu anda. Böyle birşey olabilir mi? Bir tane büyükşehir, gerisi ilçe belediye başkanları... Şimdi kadınlar karar mekanizmalarında var diyebilir misiniz? Yok tabii... Kadınlar kendi adlarına karar alabiliyorlar diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Kim kadınlar adına karar alıyor? Sürekli erkek milletvekilleri, erkek belediye başkanları, erkek meclis üyeleri, erkek il genel meclis üyeleri... Bir itirazım yok, erkekler tabii ki olacak ama kadınların kadın olmaktan doğan, oluşan kendine ait sorunları da var. Mesela kırsal alanda. Anneler çocuklarını hangi yoldan okula götürecek, bunun için ne gibi belediye hizmetleri gerekiyor, çocuğu okuldan nasıl alacak, çocuğu için ne gerekiyor? Çocuklar için kreşler gerekiyor, erken çocuk bakım hizmetleri gerekiyor. Ama bunlar erkeklerin birebir yaşadığı sorunlar olmadığı için öncelikli olmuyor. Oysa ki, bir kadın belediye başkan adayını dinlediğiniz zaman ilk gündeme getirdiği konuların bu olduğunu görüyorsunuz. Demek ki değişim biraz da buralardan gelecek; ama şunu da söyleyeyim kadın-erkek eşitliği meselelerine yani eşitlik politikalarına duyarlı olan kadınların ve erkeklerin de gelmesi gerek. Sadece erkek, sadece kadın olduğu için meclise girsin veya başkan olsun da demiyorum ben kişisel olarak.

UNDP Türkiye: Şu da önemli değil mi, bir kadın duyarlı olabilir de, tecrübeli olmayabilir. O işin nasıl yapılacağını, proje yönetimini bilen, o işi kotarabilecek biri olması gerekmez mi?

S.A.: Bu, o süreçte bir ekiple oluşabilir ama benim için öncelikli olan duyarlılık. Şimdi bakın biz şu noktadayız: %30 kota gerekiyor, Siyasi Partiler Kanunu’nun değişmesi gerekiyor, Seçim Kanunu’nun değişmesi gerekiyor.

Şu an Türk

Türkiye, Kyoto sonrası hazırlıklara başlıyor

“Türkiye’de İklim Değişikliği ile Mücadelenin Yönetimi için Kapasitelerin Artırılması” projesinin tanıtım toplantısı, 24 Mart 2009 tarihinde Ankara'da düzenlendi. Toplantı sayesinde ilgili grupların projenin hedefleri, gidişatı ve faaliyetleriyle ilgili bilgileri yenilendi.

Ankara, Nisan 2009

Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) desteğiyle ve UNDP yürütücülüğünde gerçekleştirilen projeyle; Türkiye’nin uluslararası iklim değişikliği müzakerelerine etkin katılımının sağlanması ve gönüllü karbon piyasalarında daha iyi deneyimler elde ederek Kyoto Protokolü’nün esneklik mekanizmalarında yer alması yönünde kapasitenin geliştirilmesi amaçlanıyor.

Açılış toplantısında konuşan TÜSİAD Çevre Çalışma Grubu Başkanı Musa Galip Eroğlu, projede UNDP ile işbirliği yapmaktan memnun olduklarını belirtti (tüm sunum için lütfen buraya tıklayınız). DPT’de Planlama Uzmanı Sema Beyazıt, iklim değişikliği müzakerelerinde projenin Türkiye’ye katkı sağlayacağına olan inancını dile getirdi. UNDP Türkiye Mukim Temsilci Yardımcısı Ulrika Richardson-Golinski ise, iklim değişikliğinin üstesinden gelmek için özel sektörün, yeni teknolojilere yatırımdan, değişim için ülkelerin ve endüstrilerin gerekli değişimi yapmalarını teşvik etmeye kadar birçok alanda öncü olması gerektiğinin altını çizdi (tüm sunum için lütfen buraya tıklayınız). Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sedat Kadıoğlu iklim değişikliği yönetiminde güneş enerjisinden yararlanmanın öneminden bahsetti. Son konuşmayı yapan UNDP Proje Yöneticisi Bahar Ubay, projenin hedefleri ve metodolojisi olmak üzere projenin birçok yönüyle ilgili kapsamlı bilgi verdi (tüm sunum için lütfen buraya tıklayınız).

Bu proje, 7-18 Aralık 2009 tarihleri arasında Kopenhag’da düzenlenecek İklim Değişikliği Uluslararası 15. Taraflar Toplantısı’nda (COP15), Türkiye’nin yapacağı müzakerelerde ve beklenen Uluslararası Kyoto Sonrası İklim Değişikliği Anlaşması’nda Türkiye’nin pozisyonunu belirlemesi açısından oldukça önem taşıyor.

Bilgi Notu:

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS), Kyoto Protokolü ve Esneklik Mekanizmaları

Birleşmiş Milletler (BM) 1994 yılında, tüm ülkelerin atmosferdeki küresel CO2 miktarını tehlikeli olmayan düzeyde sabitlemeleri için taahhütte bulunmaları konusunda fikir birliğine vardı. Bu hedef, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında kurumsallaştırıldı. BMİDÇS, ülkeleri bu konuda ilk defa bir araya getiren, ancak sera gazı salım seviyeleri nedeniyle herhangi bir bağlayıcı faaliyetle taahhüt altına sokmayan bir çerçeve sözleşmedir. 1997 yılında BMİDÇS altında yer alan ancak bağımsız bir anlaşma olan Kyoto Protokolü kabul edildi ve 36 gelişmiş ülke (bu ülkeler Kyoto Protokolü Ek B’de sıralanmıştır) sera gazı salımlarını 1990’daki seviyenin ortalama %5.2 altına indireceğini taahhüt etti.

Karbon Piyasalarının Gelişmesi

Kyoto Protokolü, anlaşmayı mümkün kılabilmek için ülkelerin karbon ticareti ve sera gazı salımlarını azaltmadaki hedeflerine ulaşabilmeleri amacıyla esneklik mekanizmaları oluşturdu. Protokol tarafından oluşturulan esneklik mekanizmaları; Temiz Kalkınma Mekanizmaları, Ortak Uygulama ve Uluslararası Salım Ticareti’dir. Ayrıca birçok ülke hedeflerine ulaşabilmek için kendi ticaret mekanizmalarını geliştirdi. Bunların içinde en gelişmişi Avrupa Salım Ticareti’dir.

Gönüllü Karbon Piyasası’nın Farkı Nedir?

Gönüllü Karbon Piyasaları (GKP), hükümetlerin iklim değişikliği ile mücadele hedefleri ve politikalarından bağımsız olarak geliştirilmiş, iş dünyasından STK ve bireylere kadar ilgili her kesimin karbon denkleştirme amacı ile katılım sağlayabileceği niteliğe sahip piyasalardır. Gönüllü piyasalarda geliştirilen karbon kredileri, Kyoto esneklik mekanizmaları kapsamında zorunlu piyasalarda ticari olarak işlem gören kredilerden farklı olarak geri ödenebilir nitelikte değildir. GKP’da oluşturulan karbon kredilerinin satın alıcılarını etkileyen nedenlerin başında yürürlüğe girmesi öngörülen zorunlu emisyon ticareti programlarına uyum sağlayabilmek ve/veya bireysel, ortak sosyal/çevresel sorumlulukları yerine getirmek yer almaktadır.

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü'ndeki Konumu Nedir?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 1994’te kabul edildiğinde, Türkiye bir OECD üyesi olarak sözleşmenin Ek-I ve Ek-II’sindeki ülkeler arasında yer alıyordu. 2001’de Marakeş’te düzenlenen 7. Taraflar Konferansı’nda (COP 7), Türkiye sözleşmenin Ek-II’ sinden çıkarıldı (Karar 26 / CP.7). Böylelikle Türkiye, diğer Ek-I ülkelerinden farklı bir konuma sahip olarak BMİDÇS’nin Ek-I tarafları içinde kaldı. Türkiye, 24 Mayıs 2004’te BMİDÇS’yi 189’uncu taraf olarak kabul etti.

Neden Türkiye’de Gönüllü Karbon Piyasaları Desteklenmeli?

Türkiye, Kyoto Protokolü kabul edildiğinde BMİDÇS’ye taraf değildi. Bu nedenle, Ek-I tarafları için ülkelere özgü sera gazı salım azaltım hedeflerini listeleyen Ek-B’nin içinde bulunmuyor. Türkiye, protokolün birinci taahhütü süresince herhangi bir sayısallaştırılmış salım sınırlama ya da azaltım yükümlülüğüne tabii değildir. Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne katılması, doğrudan Ek-B’ye eklenmesini gerektirmiyor (Karar 26/CP.7). Türkiye, Kyoto Protokolü`nün tanıdığı Temiz Kalkınma Mekanizması, Ortak Uygulama, Uluslararası Salım Ticareti gibi zorunlu karbon piyasalarında işlem gören esneklik mekanizmalarına 2012 öncesinde katılamayacak. Çünkü, sadece Ek-I’e dahil olmayan ülkeler Temiz Kalkınma Mekanizmaları’nı barındırabiliyor. 2008-2012 süresi içinde Türkiye’nin Gönüllü Karbon Piyasaları'nı istikrarlı ve doğru şekilde tecrübe etmesi Kyoto sonrası sürece dahil olabilmesi için tek gerçekçi olasılık olarak görünüyor.

Neden Türkiye’de Ulusal Kapasitelerin Artırılmasının Tam Zamanı?

Türkiye, 2012 sonrasına ait uluslararası rejimin şekillendirilmesi sürecinde; kendisini sera gazı salım azaltımına dönük taahhütte bulunan Ek-I ülkelerinden farklılaştıran “özel şartları”nın göz önüne alınmasını talep ediyor ve yeni uluslararası anlaşma çerçevesinde belirli esnekliklerden yararlanmayı bekliyor. Bu bağlamda, güçlendirilmiş iklim değişikliği diyaloğu için ulusal kapasitelerin artırılması önem arz ediyor. Buna ek olarak, Kyoto sonrasına dönük uluslararası anlaşmanın tanıyacağı esneklik mekanizmaları ile entegre olmayı sağlayacak ulusal yapısının geliştirilmesi de hedefleri arasında.

'Hayata Artı'ya başvurular başladı

Coca-Cola Türkiye ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından 2005’ten itibaren yürütülen “Hayata Artı Gençlik Programı”nın 2009-2010 dönemi proje başvuruları 20 Mart 2009 tarihinde başlıyor.

Ankara, Nisan 2009

Çeşitli toplumsal ve çevresel sorunlara gençlerin bakış açısıyla çözüm önerileri getirmek amacıyla yola çıkan ve 1.5 milyon dolarlık fona sahip olan "Hayata Artı Gençlik Programı”, 16-26 yaş arasındaki gençlerin projelerine destek veriyor. Çevre odaklı projelere 5-50 bin dolarlık desteğin yanı sıra eğitim ve danışmanlık hizmetleri de sağlanıyor.

“Hayata Artı Gençlik Programı” çerçevesinde desteklenen projeler her yıl Türkiye’nin dört bir yanından gelen başvurular arasından seçiliyor. Çevre alanındaki bir soruna yönelik çözümler üreten projelerin, farkındalık yaratma, yetkinlik geliştirme, etkinlik düzenleme ya da bir araştırma gerçekleştirme gibi uygulamalara odaklanması bekleniyor. Projelerin yerel yönetim ve sivil toplum örgütü işbirliklerini kapsaması, böylece sürdürülebilir olması ise büyük önem taşıyor.

Halen yürütülmekte olan çalışmalar arasında çevre temalı “Seyfe Kurak Alanı Göl Oluyor”, “Manyas Temiz Suyunu Geri İstiyor”, “Adım Adım Temiz Gediz” projeleri ön plana çıkıyor. “Seyfe Kurak Alanı Göl Oluyor” projesi yerel halkın katılımını sağlayarak göl suyunun kuruma nedenleri ve çözüm yöntemlerini içeren bir eylem planı hazırlıyor. “Manyas Temiz Suyunu Geri İstiyor” projesi göldeki kirlenmenin durdurulması için kamu kuruluşları, özel sektör ve yerel yöneticileri harekete geçirmeyi amaçlıyor. “Adım Adım Temiz Gediz” projesinde, nehirdeki kirlilik konusunda farkındalık yaratma ve öğrencilerin katılımıyla kirliliğin durdurulmasına yönelik bir girişim başlatılacak. Bir başka çevre projesi olan ve Balıkesir’de başlatılan “Bir Damla Bin Verim”de ise amaç, tarımda damla sulama sisteminin teşvikiyle su israfının önlenmesi ve toprak kaybının azaltılması.

Projeler nasıl seçiliyor?

İlk aşamada projenin temel unsurlarına yer veren bir ön başvuru sunulması, proje fikrinin kısa ve özlü bir biçimde açıklanması gerekiyor. Ön başvuru formu bir teknik kurul tarafından değerlendiriliyor. Belirli kriterlere göre değerlendirildikten sonra fikirleri başarılı bulunan ekiplerden temsilciler İstanbul’da düzenlenen “Hayata Artı Buluşması”na çağrılıyor. Bir haftalık bu toplantının amacı, gençlere bir araya gelme ve projelerini atölye çalışmalarında diğer gençler ve uzmanlarla birlikte değerlendirme ve geliştirme olanağı sunmak. Burada eğitime katılan ekipler ana başvuru yapma hakkını elde etmiş oluyor. Ana başvuruların UNDP ve Coca-Cola’nın temsilcilerinin oluşturduğu seçici kurul tarafından değerlendirilmesinden sonra ise program tarafından desteklenecek projeler belirleniyor.

2009 - 2010 dönemi başvuru takvimi

20 Mart 2009

5. Dönem çağrılarının başlangıcı

15 Mayıs 2009

Ön başvurular için son tarih

22 Haziran 2009

Ön başvuru sonuçlarının açıklanması

12 Temmuz 2009

İstanbul Buluşması

31 Temmuz 2009

Ana başvurular için son tarih

07 Ağustos 2009

Kazananların duyurusu

Başvurularla ilgili her türlü soru için info@hayataarti.org

Ayrıca info@hayataarti.org adresine yazarak 'Hayata Artı' Gençlik Programı Rehber Kitapçığı istenebilir.

[BAGLANTILAR]

 

 

 

 

 

Küresel İlkeler Yerel Ağı güçleniyor

BM Küresel İlkeler Sözleşmesi (Global Compact) çerçevesinde Türkiye’yi temsil edecek Yürütme Kurulu yeni dönem çalışmalarına başlarken, ARGE Danışmanlık’ın Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Argüden, Küresel İlkeler Yerel Ağı Temsilcisi seçildi.

Ankara, Nisan 2009

Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne önem veren ve etkili çalışmalar gerçekleştiren kuruluşların temsilcilerinden oluşan ve 2005 yılından bu yana çalışmalarına devam eden Yürütme Kurulu, 4 Mart 2009 tarihindeki yeni dönem ilk toplantısıyla çalışmalarına başladı. Küresel İlkeler Sözleşmesi Yerel Ağı'nı Türkiye çapında güçlendirmek ve uluslararası alanda temsil etmek amacıyla yürütülecek çalışmalarda öncelikle mevcut üyelerin etkinliğinin artırılması hedefleniyor.

Küresel İlkeler Sözleşmesi Yerel Ağı Yürütme Kurulu, Aksa Akrilik, ARGE Danışmanlık, Koç Holding, Sabancı Holding, TİSK, TÜSİAD ve ZED Tanıtım’ın temsilcilerinden oluşuyor.

Sözleşmeyi imzalamış 117 kuruluş ile Türkiye’deki Küresel İlkeler Sözleşmesi Yerel Ağı, dünyadaki en büyük on yerel ağdan biri.

BM Küresel İlkeler Sözleşmesi, sürekli rekabet içindeki iş dünyasına, ortak bir kalkınma kültürü ve yenilikçi bir kurumsal sorumluluk anlayışını benimsetmeyi amaçlıyor. Vizyonu, ''sürdürülebilir ve evrensel ilkelere dayalı ekonomi'' olan sözleşmeye taraf olmak tamamen gönüllülük esasına dayanıyor.

Küresel İlkeler Sözleşmesi

Küresel İlkeler Sözleşmesi'nin içeriği ve maddeleri şunlardır:

İnsan Hakları

İlke 1: İşletmeler, insan haklarına destek olmalı ve saygı göstermelidir.

İlke 2: İşletmeler, insan hakları suçlarına ortak olmamak için gerekli tüm tedbirleri almalıdır.

İş Gücü

İlke 3: İşletmeler sendika ve toplu iş sözleşmesi özgürlüğüne,

İlke 4: Zorla çalıştırma ve zorunlu çalıştırmanın her türünün ortadan kaldırılmasına,

İlke 5: Çocuk istihdamının tamamen ortadan kaldırılmasına,

İlke 6: İşe alma ve meslek konusundaki ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına azami önem vermelidir.

Çevre

İlke 7: İş dünyası çevre sorunlarına karşı ihtiyati yaklaşımları desteklemeli,

İlke 8: Daha yüksek çevresel sorumluluğu teşvik etmek için gerekli girişimlerde bulunmalı,

İlke 9: Çevre dostu teknolojilerin gelişmesini ve yaygınlaştırılmasını teşvik etmelidir.

Yolsuzlukla Mücadele

İlke 10: İşletmeler rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla mücadele etmelidir.


BM Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne üye olmak için bu ilkeleri benimseyen kuruluşların üst düzey yöneticilerinin, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a mektup yollamaları yeterli. Şirketler, internette www.unglobalcompact.org ya da www.undp.org.tr adreslerinden daha fazla bilgi alabilir. Yeni uygulama ile Küresel İlkeler Sözleşmesini çevrimiçi olarak da imzalamak ve üye olmak mümkün.

Yoksullar için acil politika alarmı

Mevcut su, elektrik ve doğalgaz tarifelerinde yoksul odaklı bir politika güdülmediği tespitini yapan ve Hacettepe Üniversitesi ile UNDP tarafından hazırlanan rapora göre, önlem alınmazsa özelleştirme sonrası yoksulun sırtındaki yük artacak.

Ankara, Nisan 2009

“Kamu Kolaylıkları Yönetişiminde Yoksulluğun Dikkate Alınması” raporuna göre, elektrik, su ve doğalgaz masrafları yoksul hanelerin giderlerinin çok büyük bir bölümünü oluşturuyor. Bunlar için kendilerine herhangi bir devlet yardımı yapılmayan yoksullar ise tüketimlerini sürdürebilmek için çeşitli stratejiler geliştiriyor.

Hacettepe Üniversitesi Piyasa Ekonomisini ve Girişimciliği Geliştirme Merkezi ile UNDP’nin ortak raporu, 11 Mart 2009 tarihinde Ankara’da basına açık bir toplantıda tanıtıldı. Raporun yazılması, Türkiye’de kamu hizmetleri sektöründe birçok reformun ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle özel sektörün önemli bir hizmet sağlayıcısı olduğu bir döneme denk geliyor. Ayrıca bu araştırma, ailelerin tüketim tarzlarını anlamak için, değişik bölgelerdeki su fiyatlarını sistematik olarak karşılaştırması bakımından da Türkiye’de bir ilk.

Raporun yazarları, Hacettepe Üniversitesi’nden Necmiddin Bağdadioğlu ve Alparslan Başaran, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Sibel Kalaycıoğlu ve Ankara Üniversitesi’nden Abuzer Pınar, araştırmanın ana bulgularını sundular (yazarların sunumlarına ulaşmak için lütfen buraya tıklayınız). Rapor; elektrik, doğalgaz ve su tüketiminde yoksullara sosyal yardım yapılmadığının ve hizmetlerin fiyatlandırılması sürecine sivil toplumun dahil edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Araştırma, ayrıca şeffaflık ve rekabet edebilirliği temin etmek için Su Sektörü Düzenleme Kurumu oluşturulmasını tavsiye ediyor.

Neden Böyle Bir Araştırma?

Kalkınma politikalarının temel hedeflerinden birinin yoksulluğun azaltılması olduğunun altını çizen rapora göre; elektrik, doğalgaz ve su hizmetlerinin, kamu kesimi tarafından üretilmesi halinde fiyatlarının maliyetlerden daha düşük belirlenmesi ve bu şekilde yoksul kesimin korunmaya çalışılması mümkün. Raporda başta İngiltere ve Kıta Avrupası olmak üzere birçok ülkede yoksul kesimlerin yararının gözetildiği; Türkiye’de ise sadece elektrik sektöründe tüketici lehine düzenlemeler bulunduğu belirtiliyor. Bu bağlamda, çalışmanın temel amacı, Türkiye’de elektrik, doğalgaz ve su sektörlerinin özelleştirilmesi halinde yapılacak fiyat artışlarının özellikle yoksul tüketiciler üzerindeki etkilerini tespit etmek ve muhtemel olumsuzlukların telafisi için neler yapılabileceğine dair öneriler geliştirmek.

Çalışmanın Yöntemi

Çalışmada ilk olarak, özelleştirme sonrasında uygulanacak tarifelerin yoksulların elektrik, doğalgaz ve su tüketimlerini nasıl etkileyeceğinin ayrı ayrı belirlenmesi amaçlanmış. Bu ise il bazında bir inceleme gerektirdiği için, yoksulların belirlenmesini hedef tutan çalışmada; Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan “2003 Yılı Hane Halkı Bütçe Anketi” kullanılmış. Genellikle tüm yoksulluk çalışmaları ‘Hane Halkı Bütçe Anketi’ gibi mikro veri anketlerinin sonuçlarına dayandığı için ve “2003 Hane Halkı Bütçe Anketi” de diğerleri arasındaki en kapsamlı anket olduğundan çalışmada bu veri kaynağından yararlanılmış. TÜİK tarafından hazırlanan ve çalışmada dikkate alınan diğer veri kaynakları ise şunlar:

Elektrik, Su ve Gaz İstatistikleri (1999)
Hane Halkı Bütçe Anketi (2002)
Hane Halkı Bütçe Anketi (2004)
Hane Halkı Bütçe Anketi (2005)
Hane Halkı Bütçe Anketi (2006)

Çalışmada Çankırı, Kars, Şanlıurfa ve İstanbul’daki saha çalışmalarından edinilen sonuçlar da değerlendiriliyor. Fiyat artışlarına rağmen yoksulların hizmetlerden yararlanmaları amacıyla, devlet yardımlarının nasıl kullanılacağına dair AB mevzuatı çerçevesinde durum tespiti yapılıyor.

Çalışmada reform öncesi hane halkının tüketim miktarı bulunuyor; daha sonra bu tüketim miktarına reform sonrası oluşması muhtemel tarife uygulanarak hane halkının reform sonrası tüketim harcaması hesaplanıyor. Bu yolla, reformun olası etkileri değerlendiriliyor. Bunun için elektrik, doğalgaz ve su kaçaklarının maliyetlerini de tarifeye eklemeyi hedefleyen çalışma, sadece elektrik kaçaklarına ulaşmak mümkün olduğu için bu yöntemi sadece elektrik alanına uygulayabilmiş.

Giderlerin büyük bölümünü faturalar oluşturuyor

Araştırma kapsamındaki iller, konuya ilişkin kendine özgü nitelikler taşıyor. İstanbul Türkiye’nin en büyük, en heterojen ili olduğu için kent yoksulluğunun en görünür olduğu ve bu hususta en çok güçlüğün yaşandığı il konumunda. İstanbul’da yoksulluk konusunda yapılan yardımların düzensiz, keyfi ve şeffaf olmayan ölçütlerle yapıldığına ilişkin yaygın bir kanaat var. Araştırmaya göre, doğalgaz en çok İstanbul’un Avrupa yakasında kullanılıyor. Yoksul hanelerde ısınmaya ayrılan bütçe sağlık, eğitim ve eğlence kalemlerinden önde geliyor. Kars’ta suya ilişkin güçlükler yaşandığı ve bu durumun özellikle kadınlarda sağlık sorunları yarattığı belirtiliyor.

Araştırmaya göre, genelde su, doğalgaz ve elektrik harcamaları, yoksul ailelerin giderlerinin çok büyük bir bölümünü oluşturuyor. İstanbul, Ege ve Akdeniz gibi nüfusun yoğun ve gelir payının yüksek olduğu bölgeler, Türkiye için kabul edilen yoksulluk eşiğini aşağıya çekiyor. Fakat yeni elektrik tarifesiyle en olumsuz etkilenenler Van, Mardin, Şanlıurfa, Ağrı, Erzurum ve Adana illeri. Su tarifelerine kaçak maliyetinin dahil edilmesi halinde, su tüketiminin çok daha pahalı olabileceği görülüyor.

Elektrik, Su ve Doğalgaz Yoksulluk Eşikleri

Hedef kitleyi 10 ayrı gelir dilimine ayıran araştırma, en zengin ilk üç gelir dilimi dışındaki hane halklarının faturalara ayırdığı bütçenin Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin Gaziantep’teki haneler, toplam harcamalarının yüzde %4,83’ünü su harcamalarına ayırıyor ki, bu yüksek pay, bu hanelerin su yoksulu olduğuna işaret ediyor. Kayseri de %3,90 gibi bir oranla su yoksulluğuna yaklaşıyor. Rapor gelişmiş ülkelerde %3 olarak alınan su yoksulluk eşiğinin, gelişmekte olan ülkelerde %5 olarak alındığını vurguluyor. Türkiye’nin gelişmişlik düzeyini göz önünde bulunduran raporda, Türkiye için su yoksulluk eşiği % 4 olarak belirlenmiş.

Aylık elektrik tüketim harcamaları, aylık hane halkı kullanılabilir gelirlerinin veya toplam harcamalarının %10’unu aşanlar ise ‘Elektrik Yoksulu’ olarak kabul ediliyor. Türkiye genelinde, bu oran %3,96. Yine bölgelerin kendi içindeki gelir dağılımı dilimleri ile elektrik harcamalarının hane halkının harcamaları içindeki payı; Batı Marmara’da %5,26, Orta Anadolu’da %4,99 ve Güney Doğu Anadolu’da %4,40 oranında.

Doğalgaz faturası, kullanılabilir gelirinin ya da toplam harcamasının %10’unu aşan hane halkları da ‘Doğalgaz Yoksulu’ kabul edilmiş. Doğalgaz harcamalarında İstanbul dışındaki illerin ortalaması, yüzde 3,96 olan Türkiye ortalamasının üzerinde. Ankara %5,69, Bursa %4,98 ve Kocaeli %4,96. Su harcamalarında ise elektrikte olduğu gibi en yüksek ortalamalara Batı Marmara (%2,79), Orta Anadolu (%3,48) ve Güney Doğu Anadolu (%2,73) sahip.

Sonuç olarak, saha çalışması sonucunda elektrik, su, doğalgaz/tüp faturalarının, hanelerin giderlerinde önemli bir paya sahip olduğu görülüyor.

Yoksullukla Mücadele Stratejileri

Bütçesi ailelere çok ağır gelen bu harcamalar, gecikme yaşansa da mutlaka ödenmeye çalışılıyor. Fakat çoğu kez yoksul haneler bu ağır faturalarla baş etmek için bazı stratejiler geliştiriyorlar. Bunlar arasında en yaygın olanı faturaları geç ve cezalı ödemek ya da özellikle elektrik ve suda kaçak kullanım. Faturalar geç ödendiğinde, doğal olarak, yoksullar bu hizmetlere zenginlerden daha çok para harcamış oluyor. Araştırmaya göre aileler sosyal yardım eksikliğinden ve ekonomik zorluktan dolayı kaçak kullanımda bulunuyor. Fakat cezası çok ağır olduğu için genelde az kullanılan bir strateji. Diğer stratejiler arasında, çocukları okula göndermemek, daha az enerji kullanmak ya da borç almak var.

Ne Yapılmalı?

Tarifelerin yoksul kesim dikkate alınarak düzenlenmesi halinde ise kaçağın önlenebileceği düşünülüyor. Önemli bir husus ise, tarife dilimleri ve tüketim aralıklarının, değişik gelir düzeylerinde ortaya çıkan tüketim miktarları doğrultusunda belirlenmesi gerektiği.

Ne var ki, Türkiye’de elektrik, doğalgaz ve su tüketiminde yoksulların durumunu dikkate alacak uygulamaların başarısı büyük ölçüde, diğer hususlarla birlikte, tüketicilerin tarife dilimlerinden ve her dilimdeki tüketimlerin hangi fiyattan faturalandırıldığından hizmet sunucuları tarafından açıkça haberdar edilmesine, yoksullarla ilgili düzenlemelerin özelleştirme sözleşmesine açık ve net bir şekilde dahil edilmesine ve uygulamaların sektör üst kurulları tarafından ciddi bir şekilde takip edilmesine de bağlı olacak.

Yetkililere göre fiyatlandırmayı düşürmek, mevcut altyapıyı iyileştirmek, daha ucuz ve kaliteli hizmet sağlamak gerekiyor. Konuşulan hanelere göre ise, hükümet tarafından usulsüzlüklerin önlenmesi suretiyle buradan yapılacak tasarruflar ile bu hizmetler daha ucuz veya indirimli sunulabilir. Rapora göre, elektrik ve su olmadan hayatı devam ettirmek neredeyse imkansız olduğu için devletin yoksulları gözetecek sosyal politikalar üretmesi şart.

İç güvenlik sektörü konusunda mevzuat incelendi

"İç Güvenlik Sektörünün Sivil Gözetiminin Geliştirilmesi" projesi kapsamında 27 Mart 2009 Cuma günü Ankara'da "İç Güvenlik Sektörünün Sivil Gözetimi Konusunda Türkiye ve AB Ülkeleri Mevzuatının İncelenmesine" yönelik olarak bir dizi panel düzenlendi.

Ankara, Nisan 2009

Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin, iç güvenliğin sivil gözetimi alanındaki mevzuatlarına dair sunumların yapıldığı ve tüm güne yayılan toplantıda, karşılaştırmalı bir yöntemle Türk mevzuatındaki iç güvenlik alanına dair sorunlar ve darboğazlar gözden geçirilerek çözüm önerileri geliştirildi. Toplantıya, İçişleri Bakanlığı'ndan yetkililerin yanı sıra, projenin ana paydaşlarını temsilen yaklaşık 100 kişi katıldı. Projenin Mevzuat Taraması bileşeni çerçevesinde planlanan toplantı sonucunda hem Türkiye, hem de Avrupa Birliği ülkeleri deneyimleri gözden geçirilerek iç güvenliğin sivil gözetimine yönelik bir sentezin oluşması öngörülüyor.

Panel oturumları, iç güvenlik hizmet birimlerinin sivil yönetimi ve gözetimine dair mevcut mevzuatın gözden geçirilmesi ve bu birimleri temsilen görev yapan çeşitli kurumların mevzuatlarındaki benzerliklerin ve farklılıkların tespit edilmesine yönelik tartışmalar çerçevesinde sürdürüldü. İç güvenliği sağlamakla yükümlü söz konusu birimlerin sivil denetimi konusundaki çeşitli insiyatiflerin de gözden geçirilmesinin hedeflendiği panellerde Türk Emniyet Teşkilatı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik ve ilgili diğer birimlerin temel kanunları da değerlendirildi.

Bir diğer panel oturumunda ise; iç güvenliğin sivil denetimi konusunda seçilmiş Avrupa Birliği üye ülkelerinin ilgili mevzuatları, Türk mevzuatı ile karşılaştırmalı olarak uluslararası uzmanların katılımı ile gözden geçirildi. Bu bağlamda, merkezi yönetim sistemi ile yönetilen ve İç Güvenlik Teşkilatı'na jandarmanın da dahil olduğu Fransa’nın yanı sıra; yine jandarmanın iç güvenlik hizmetlerinde yer aldığı ancak merkezi olmayan bir idare sistemine sahip olan İspanya ve merkezi olmayan bir idari sisteme sahip ancak iç güvenlik hizmetleri sunumunda jandarma yapısının bulunmadığı İngiltere’deki mevzuata dair sunumlar yapıldı.

Mevzuat taraması çalışmalarının bir sonraki aşamasında, iç güvenlik sektörünün sivil denetiminin gerçekleştirilmesine yönelik ortak çerçevenin hazırlanması ve “Avrupa Birliği İlke ve Standartlarına Dayalı Yasal Değerlendirme” çalışmasına temel oluşturması bekleniyor.

'Mali krizde sadece bankaları kurtarmak yetmez'

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın geçtiğimiz ay bölgesel düzeyde yapılan toplantısında bir araya gelen ekonomistlere ve kalkınma uzmanlarına göre, ekonomik kriz özellikle yoksulların mallarını, işlerini, çalışma şartlarını ve zarara uğramadan kendi işlerini yapma haklarını korumak için adalete olan ihtiyacı arttıracak.

Ankara, Nisan 2009

Üç günlük toplantı, 80’den fazla üst düzey hükümet ve BM yetkilisini, Asya’daki ülkelerin öncelikleri ve önerilerini belirlemek ve yoksullarla dışlanmışların adalet, mülkiyet, iş ve işçi haklarına erişimini sağlamak için bir araya getirdi.

Tayland Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Charnchao Chaiyanukij: “Bir ülkedeki durgunluk, Tayland ve diğer Güneydoğu Asya komşuları da dahil birçok ülkede, yıkıcı ekonomik sıkıntılara sebep oldu” dedi.

Chaiyanukij: “Bu zorlukları hafifletme girişimiyle, Tayland Hükümeti, sınırlı insani ve mali kaynaklarının büyük bir bölümünü aksi takdirde eğitim ve sağlık gibi faydalı amaçlar için tahsis etmektense başka alanlara yatırmak zorunda kalıyor” diye ekledi.

Chaiyanukij: “Yoksul ve savunmasız insanların adalete, mülkiyet, iş ve işçi haklarına doğrudan erişmelerini artırmak” için en yoksul 10 bölgeyi hedefleyen ve Tayland Adalet Bakanlığı tarafından planlanan aktiviteleri belirtti.

Toplantı ile, Yoksulların Hukuki Açıdan Güçlendirilmesi Komisyonu tarafından geçen yıl sunulan “Yasalar Herkes için İşliyor” adındaki raporda belirtilen tavsiyelerin ulusal ve bölgesel düzeylerde nasıl uygulanabileceğinin ortaya çıkarılması amaçlandı.

“Ekonomik krizin ortasında insanların dayanıklılığına dikkat çekmek çok önemli; çünkü kayıtdışı sektörde insanların işleri yok ama iş yapıyorlar” diyen Yoksulların Hukuki Güçlendirilmesi Komisyonu eski Genel Müdürü Naresh Singh: “Kayıtdışı sektörde çalışan yoksulların belirlenmesi ve ele alınması gereken hukuki ihtiyaçları ve gereksinimleri var” diye ekledi.

Action Aid isimli kuruluştan John Samuel, yoksulların hukuki, sosyal ve politik olarak güçlendirilmesi için çağrıda bulundu: “Sadece bankaları kurtarmayın, sesleri duyulmayan insanları da kurtarın– kadınları, yerlileri, Dalitleri.”

Komisyonun raporuna göre, dünyada dört milyar insan hukuki korunmadan yararlanamıyor. Kentlerdeki gecekondularda ve köylerde, yoksul insanların çoğunun kimlik kartları, doğum belgeleri, yasal adresleri, kayda geçmiş ev veya işleri ve iş güvenceleri yok. Rapor mülkiyet, iş ve girişimci hakları ile hukuka erişebilirlik konularına odaklanılmasına çağrıda bulunuyor. Toplu olarak bu haklar hukuki dışlamayı önleyebilir ve yoksulluğun azaltılmasına katkı sağlayabilir.

Yasal güçlendirme üzerine UNDP Üst Düzey Danışmanı Hamid Rashid: “Ekonomik sıkıntı; yoksulluk, zorla tahliye ve spekülatif arazi alım satımı ile yüzleşen milyonlarca yoksul çalışanın arazi kullanım hakkını tehdit edecek” uyarısında bulundu. Rashid, artan işsizlikle, maaşların düşeceğine, çalışma koşullarının kötüleşeceğine ve işçi haklarının çiğneneceğine dikkat çekti.

UNDP Asya ve Pasifik Bölgesel Direktör Yardımcısı Nicholas Rosellini: “Hukuki koruma; baskıya karşı yoksulları koruduğu, onlara ekonomik olanaklar yarattığı ve onurlu bir yaşam için uygun standartları temin ettiği için yoksul insanlar için vazgeçilmezdir” dedi.

Kars'ın turizm sektörü güçlendirilecek

Birleşmiş Milletler Ortak Programı ve Binyıl Kalkınma Hedeflerine Ulaşma Fonu çerçevesinde yürütülen "Doğu Anadolu’da Kültür Turizmi İçin İttifaklar" Ortak Projesi başlangıç çalıştayı 5 Mart 2009 tarihinde Kars’da gerçekleştirildi.

Ankara, Nisan 2009

İlgili Birleşmiş Milletler kuruluşları (UNDP, UNESCO, UNWTO ve UNICEF), projenin ulusal ortağı olan Kültür ve Turizm Bakanlığı ve İspanya hükümetinden temsilcilerin katılımı ile gerçekleşen çalıştayda projenin amaçları, öngörülen faaliyetler ve yerel ortakların beklentileri değerlendirildi.

Birleşmiş Milletler Türkiye Mukim Temsilci Yardımcısı Ulrika Richardson-Golinski’nin açılış konuşmasını takiben, İspanya Büyükelçiliği Müsteşarı Maria Molina Alvarez ve Toledo Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdür Yardımcısı Ali Ağbal, Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoglu ve Kars Valisi Mehmet Ufuk Erden açılış konuşmalarını gerçekleştirdiler.

Richardson-Golinski, çalıştay katılımcılarına teşekkürlerini sunduktan sonra, programın başarı ile devam ettirilebilmesi için anahtar öğelerin yerel yönetim ve halk tarafından sahiplenilme ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın liderliği olduğunu belirtti. Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri'ni açıkladıktan sonra, İspanya hükümetinin donor olmasının yanı sıra bir ortak olarak da öneminden bahsetti.

Alvadrez de Toledo, İspanya ekonomisinde özellikle kültürel değerlerin harekete geçirilmesi ile sağlanan turizm potansiyelinin önemini belirtti. Ayrıca bu konuda Türkiye’nin stratejik ortaklığının önemini ve Kars’ın potansiyellerini vurguladı. Ağbal ise bölgenin sahip olduğu tarihi ve kültürel mirasının yanı sıra kış turizmi açısından da önemli bir potansiyele sahip olduğunu belirtti.

Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun Kars’ın çok kültürlü yapısı ve sahip olduğu kültürel mirası belirten konuşmasının ardından, kentin bölge coğrafyasında bir köprü niteliği taşımasının yanı sıra, 331 tescilli sivil mimari örneği ve Ani Harabeleri gibi pek çok somut kültürel mirasa da ev sahipliği yaptığını belirten Erden, önümüzdeki yıllarda kentte gerçekleştirilmesi öngörülen yatırımları özetledi. Kars’ın kadın dostu altı kentten biri seçildiğini belirten Erden, mevcut ve yakın gelecekteki gelişmelerin yalnızca kamunun değil, tüm aktörlerin katılımı ile gerçekleşeceğini belirtti. Bunun yanında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Marka Kentler Programı kapsamında Kars için hazırlanan Marka Kent Eylem Planı’ndan da bu kapsamda bahsetti.

Açılış konuşmalarının ardından program yöneticisi Neşe Çakır programın içeriği ve faaliyetlerini içeren bir sunuş gerçekleştirdi.

Mardin Yerel Gündem 21 Temsilcisi Şeyhmus Dinçel, Kültür Turizmi uygulamasına geçiş sürecinde Mardin deneyimini aktardı. Yerel sahiplenmenin ve bölgenin potansiyellerine olan inancın Mardin'de kültür turizminin harekete geçirilmesindeki en önemli iki faktör olduğunu belirten Dinçel, özellikle son on beş yıl içerisinde kentte yaşanan dönüşümü ve etkilerini aktardı. Bunun yanında yerel düzeyde kültür turizmi konusundaki farkındalığın artmasının, olumsuz yapılaşma konusunda yerel ortakların çok daha hassas olmasını sağladığını ve olumsuz yapılaşmanın tersine çevrilmeye başladığını anlattı.

Çalıştayın ikinci bölümünde, Kars Vali Yardımcısı Doğan Demirdaş ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım İşletmeler Dairesi uzmanlarından Zeynep Şahin tarafından Marka Kent yaklaşımıyla Kars’ı değerlendiren sunuşlar gerçekleştirildi. Bu bölümde Kars Valiliği koordinesinde hazırlanarak Kültür ve Turizm Bakanlığı’na sunulan Marka Kent Kars Eylem Planı ve programın ilişkisi değerlendirildi.

Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) tarafından proje süresince sağlanması öngörülen destekler ve ortaklıklar aktarıldıktan sonra, kültür ve turizm konularının Kars özelinde değerlendirilmesine yönelik çalışma grupları ile çalıştaya devam edildi.

Başlangıç çalıştayına programın hükümet ortağı Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan, Devlet Planlama Teşkilatı ve Kars’tan sivil toplum ve özel sektör temsilcileri katıldı. Çalıştay, Kars’ın kültür turizmi potansiyelini, yerel aktörlerin turizmde rekabet güçlerini artırma konusuna verdiği önemi ve kamu öncelikleriyle programın ilişkisinin tekrar vurgulanması nedeniyle çok yararlı oldu.

[BAGLANTILAR]

 

 

 

 

 

UNDP Türkiye'de iş fırsatları

 

Tüm ilanlar

Katkıda Bulunanlar

Katkıda Bulunanlar

Editör: Aygen Aytaç
Asistan: Mehmet Baha

 

 

UNDP Türkiye’yi takip edin:

© 2009 UNDP Türkiye
Yeni Ufuklar’ın tüm hakları UNDP Türkiye’ye aittir. Yeni Ufuklar dergisinin kaynak gösterilmesi ve ilgili linkin verilmesi kaydıyla dergiden alıntı yapılabilir.