Sayı: 20
Küçük Yatırımlar Fonu (KYF) çerçevesinde, doğal kaynak yönetim teknikleri ve yenilikçi koruma yaklaşımlarının öğretilmesi, en iyi uygulamaların paylaşılması, bioçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı, etkin enerji kullanımı ve alternatif enerji kaynaklarının kullanılmasını amaçlayan projeler destekleniyor. Fon sayesinde, yerel halkın projelere katılımının sağlanması yoluyla, yerel halk için yeni iş olanakları da yaratılarak, kapasite geliştirme çalışmaları da yapılıyor.
KYF'nun ikinci aşaması çerçevesinde, sivil toplum kuruluşlarının, odaların, özel şirketlerin ve belediyeler gibi yerel yönetimlerin gerçekleştirebileceği projeler 6 ila 12 aylık bir zaman diliminde uygulanacak ve toplam 7 ila 10 proje desteklenecek. 2007 yılında başlayıp 2008 yılının sonuna kadar sürecek olan projelere 264 bin dolar bütçe ayrıldı ve proje başına 20 bin ila 50 bin dolar arasında destek verilecek.
Adana (Yumurtalık), Adana (Sugözü), Kahramanmaraş (Geben ve Andırın), Erzincan (Ekşisu), Kars (Sarıkamış), Artvin (Ardanuç), Ardahan (Yalnızçam) ve Osmaniye bölgeleri başta olmak üzere boru hattı güzergahı üzerindeki Rize, Erzurum, Gümüşhane, Bayburt, Sivas, Kayseri ve Hatay illerinde hayata geçirilmesi beklenen projeler hayvan atıklarından biyogaz elde edilmesi, geri dönüşümlü malzemelerle yapı izolasyonu, enerji mimarlığı, ekolojik işletmeler ve ekoturizm gibi alanları içeriyor. Bu kapsamda 18-29 Haziran 2007 tarihleri arasında bu bölgelerde yapılan bilgilendirme toplantıları da özellikle sivil toplum kuruluşlarından ve yerel yönetimlerden hayli ilgi gördü.
Türkiye'de son 10 yıldır UNDP işbirliğinde doğayı korumaya yönelik uygulamalar yapan Küresel Çevre Fonu'ndan (GEF – Global Environment Fund) esinlenerek yola çıkan KYF ile, Eylül 2004 – Şubat 2007 tarihleri arasında 325 bin dolarlık bütçeyle gerçekleştirilen projelerin birinci aşamasında ise 8 projeye destek verilmişti.
Sürdürülebilir balıkçılık anlayışı Çıldır'a geliyor
Küçük Yatırımlar Fonu'nun ilk aşamasında hayata geçirilen projelerden biri de “Çıldır Gölü'nde Sürdürülebilir Balıkçılığın Teşvik Edilmesi” projesiydi. Çıldır Gölü'nde süregelen kontrolsüz avlanmanın önüne geçmeyi hedefleyen proje aynı zamanda bu bölgeye sürdürülebilir balıkçılık kavramını da getirmeyi amaçlıyor.
Kars ve Ardahan illeri arasında kalan Çıldır Gölü, Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük ikinci tatlı su gölü ve göle özgü aynalı sazana (Cyprinus carpio) da ev sahipliği yapıyor; ancak, yerel halkın geçimini büyük oranda sağladığı bu göl kurak alanlarda su seviyesinin çekilerek sazlık alanların daralması ve özellikle de kontrolsüz avlanma gibi sebeplerden ötürü bu özel balık türüne artık yaşama olanağı tanımıyor.
Bu sebeple balıkçıların bilinçli avcılık yapması, yerel halkın bilinçlendirilmesi, balıkçıların avlanmayı izleme yöntemlerini öğrenmesi, avlanma esnasında uygun ağ gibi ekipmanların kullanımının sağlanması ve genel anlamda sürdürülebilir balıkçılık yaklaşımının teşvik edilmesi için gerçekleştirilen proje kapsamında yerel yönetimlere eğitimler verildi. Ayrıca, balıkçılara da balıklarda avlanma zamanı, yumurtlama zamanı ve yumurta verimliliği, sanayi, evsel ve tarımsal atıklara bağlı kirlilik, suyun yanlış kullanınımı ve yanlış avlanma konularında da eğitimler verilerek av yasaklarına uyulmaması durumunda gelecekte balıkçıları bekleyen tehlikelere dikkat çekildi. Yine bu kapsamda Atatürk Üniversitesi'nin bundan böyle Çıldır Gölü ve ekosistemini izlemeye alması kararlaştırıldı.
15 Nisan – 15 Aralık 2006 tarihleri arasında uygulanan projenin bütçesi 12 bin 370 dolar ve uygulayıcısı ise Çıldır Gölü'nü Koruma ve Güzelleştirme Derneği idi.
BTC Küçük Yatırımlar Fonu kapsamında gerçekleştirilecek proje teklif çağrısını ve başvuru sahipleri kılavuzunu (İngilizce) okumak için lütfen buraya tıklayın.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki kadın milletvekili sayısının düşük olması, yıllık Küresel İnsani Gelişme Raporları'yla birlikte yayınlanan Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü'nde (Gender Empowerment Measure-GEM), Türkiye'nin diğer ülkeler arasında en son sıralarda yeralmasına neden oluyor. Örneğin, son GEM endeksinde, Türkiye, 75 ülke arasında, 72'inci sıradaydı. Ancak Türkiye'de 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde meclisteki kadınların sayısı iki kat arttı. Gelecek yıllarda Türkiye'nin GEM'de büyük ihtimalle sıralamasını değiştirecek olan bu yüzde yüz artışa rağmen 550 koltuklu bir mecliste bu sayıdaki artış (24'ten 50'ye) istatistiksel olarak yine de yeterli değil. (İstatistiksel tablo için lütfen buraya tıklayın: Kadınlar ve 2007 Genel Seçim Sonuçları)
Siyasi partilerin seçim listelerinde yeterli sayıda kadına yer vermemeleri ve parti listelerinde kadınların sıralamalarının Türkiye'deki kadın hareketlerinin beklentilerinden çok daha düşük olması, kadın örgütlerini resmi aday listeleri açıklandığında hayalkırıklığına uğratmıştı.
Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA-DER) yeni meclise giren kadınları mutlulukla karşılarken, bu yılki seçim sonuçlarının kadın katılımı gözönüne alındığında siyaset arenasındaki kadınlara toplu bir ses kazandırmaktan yine de yoksun kaldığını belirtti.
Halkın, kadınların Türkiye'deki siyaset yaşamına katılımının yaklaşımını ortaya çıkarmayı amaçlayan ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve KA-DER Ankara tarafından ortak olarak yürütülen “Siyaset ve Kadın” Projesi kapsamında yürütülen ve Kasım 2006'da yayınlanan kamu algısı anketi sonuçları, toplumun, daha fazla kadının siyaset hayatına atılması yönünde olumlu eğilimler gösterdiğini ortaya çıkarmıştı. Anketin sonuçları siyasi partilerin kanun-koyucularına ve liderlerine, kadınların siyasete katılımlarını teşvik etmenin gerekliliğiyle ilgili mesajlar göndermişti.
“Yerel Gündem 21 Kadın Meclisleri” kadınların seçilme hakkı için çalışıyor
Türkiye'nin 40'tan fazla ilinde aktif görev yapan Yerel Gündem 21 Kadın Konseyleri de UNDP'nin desteğiyle 2006-2007 yıllarında ülke çapında “Kadın ve Siyaset” teması üzerinde çalışmalar yaptı. Türkiye'nin her yerinden ülkeye seslerini duyurarak, siyasi partilerin seçim listelerinin hazırlık aşamalarında kadın-dostu olmaları yönünde teşvik ettiler. Tüm siyaset alanlarında karar verme düzeylerinde kadının da bulunmasının demokrasinin bir gerekliliği olduğuna inandıkları ve kadının ulusal mecliste eşit katılım ve kadının perspektifinin politika geliştirmeyi etkileyecek katılımcı bir yaklaşım sergilemelerini istedikleri için siyaset alanında karar vericilere mesajlarını iletmede kararlı davrandılar. Temel isteklerini bildiren sloganları şöyleydi:
Demokratik siyasete doğru kadınlarla elele...
Demokrasi ve siyaset kadınlarla birlikte varolsun!
Kadınının listenizde ilk iki sırada yeralmasına izin verin!
Biz kadınlar, karar-verme mekanizmalarında/organlarında toplumun yarısının yeterli düzeyde temsil edilmediği ülkemizde eşit olarak seçilme hakkımızı kullanmak istiyoruz.
(Yerel Gündem 21 Kadın Konseyleri Ulusal Bildiri metni için lütfen tıklayın)
Yerel Gündem 21 Kadın Meclisleri, kadınların il düzeyinde karar-verme mekanizmalarına katılımı için bir kanal olmanın yanısıra, kadının yerel ve ulusal karar-verme mekanizmalarına dahil olması için durmadan teşvik edici politikalar geliştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda farkındalık arttırma etkinlikleri ve kampanyaları hem ulusal hem de uluslararası alanda gerçekleştiriliyor.
“İhtiyacınızın olmadığı kullanabilir ilaçlarınızı, ihtiyacı olan insanlar için toplayan eczanelere götürün. Ulaşıma bağlı kirliliği önlemek için alışverişinizi internet üzerinden yapın. Kullanılamayan eşyalarınızı atmak yerine tamir edin.”
Bunlar, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve UNESCO tarafından sorumlu tüketim üzerine hazırlanan eğitim paketinde yeralan önerilerden sadece birkaçı.
UNEP Teknoloji, Sanayi ve Ekonomi Dairesi ve UNESCO Kaliteli Eğitimin Teşvik Edilmesi Dairesi 2002 yılında Medya, Ekoloji ve Teknoloji Derneği'nın (META) desteğiyle bir araya geldiler ve dünyanın yarısını oluşturan genç nüfusun gelecekteki tüketim modellerinde oynayacakları önemli rolü göz önünde bulundurarak bir eğitim paketi hazırladılar. Bugünün genç tüketici davranışlarının gelecekte tüketim modellerini oluşturacak olmasından ötürü gelecek nesiller ve dünyanın kendi iyiliği için insanlar arasında farkındalığı geliştirmek çok önemli.
Daha çok gençler için bir kılavuz görevi gören bu eğitim paketi, sorumlu tüketim ve sürdürülebilir çevre için, dietten ulaşıma, ve turizmden enerjiye kadar çok ilginç öneriler sunuyor. Çevre kirliliğini önlemek için araçların ortak kullanımı, toplu taşıtların daha sık kullanımı hatta yürümek gibi bilinen önerilerin yanısıra, paket çok yaratıcı ve ilginç fikirler de sunuyor.
Gençlik için tasarlanan kılavuzun bir özeti aşağıdadır:
“Sürdürülebilir Yaşam Biçimlerine Doğru Sorumlu Tüketim Eğitim Paketi” UNESCO – UNEP 2002
Tahminlere göre, dünyanın geri kalan nüfusları da gelişmiş ülkeler gibi tüketirse, 4 ekstra dünyaya ihtiyacımız olur.
Bugünün tüketici toplumlarında gençler önemli bir yeri kapsıyor ve bugün edindikleri alışkanlıklar, gelecekteki tüketim modellerinde karar verici bir role sahip olacak. Bu yüzden bugünün savurgan tüketim modellerini sürdürülebilir bir çevre için uyarlanmış modellere dönüştürme çabalarında gençlere özel ilgi gösterilmesi gerekiyor.
2050 yılına kadar dünya nüfusunun %50 oranında bir artış göstererek bu gezegendeki insan sayısını 9 milyara çıkartacağı bekleniyor. Dünya nüfusunun yarısı 20 yaşın altında ve genç nüfusun %90'ı gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. Gençlik, küresel ekonomide önemli bir hissedar ve yakın gelecekteki değişimler için itici gücü oluşturacak.
Nasıl üretip nasıl tükettiğimizi yakından incelemeliyiz. Ancak bunun bizim için pahalıya patlamaması için tüketiciler olarak şunlara sahip olmamız gerekiyor:
Yapılan hesaplara göre, bugün aşırı otlatma ve ağaçsızlığın bir sonucu olarak gezegenimiz her yıl İrlanda büyüklüğünde verimli topraklarını kaybediyor. Çevreye ne kadar zarar verirsek, kendimizi ve gelecek nesilleri de o kadar riske atmış oluyoruz.
Dünya Yaban Hayat Fonu'nun (WWF) hesaplamaları ortalama bir dünya vatandaşının her yıl tükettiklerini üretmesi ve kalanları da yığması için 2.3 hektarlık (1 hektar futbol sahasının büyüklüğüne eşittir) bir alana ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Bu sürdürülebilir olmaktan %40 daha fazladır.
Öncelikleri belli bir perspektife yerleştirdiğimizde...
• Herkes için temel eğitime ($6 milyar) karşı Amerika'da kozmetik sektörü ($8 milyar)
• Herkes için su ve sağlık hizmetlerine ($9 milyar) karşı Avrupa'da tüketilen dondurma ($11 milyar)
• Temel sağlık ve beslenmeye ($13 milyar) karşı Avrupa ve Amerika'da evcil hayvan mamalarının toplamı ($17 milyar)
• Tüm kadınlar için üreme sağlığına ($12 milyar) karşı Avrupa ve Amerika'da parfüm kullanımı ($12 milyar) (1998 İnsani Gelişme Raporu: “İnsani Gelişme için Tüketim”).
Dünyanın en zenginlerinin %20'si gezegenimizin doğal kaynaklarının neredeyse %75'ini tüketiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri dünya nüfusunun %6'sını oluşturuyor ancak dünya kaynaklarının %30'unu tüketiyor. Dünyanın en zengin 225 insanının refahı, dünya nüfusunun en yoksul %47'lik bir kısmının yani 2.5 milyar insanın yıllık gelirine eşit. Gıdaların eşit dağıtılmaması, bugün dünyadaki 800 milyon kişinin yeteri kadar beslenememesinin temel sebebi.
Olabildiğince sağlıklı yeme-içme alışkanlıkları edinin:
Kırmızı et yerine tavuk tüketmek porsiyon başına 15 kez daha az çevre hasarı demek... Günlük diyetinde et bulundurmayan bir insan yılda 4,000m2 ağacın harap edilmesini önler.
Kimyasalların kullanımını azaltın:
2005'e kadar tarihte ilk kez, insanların çoğu kırsal bölgelerde değil, şehirlerde yaşıyor olacak. Ne yazık ki, hava kirliliği, şehir hayatını en iyi tanımlayan unsurlardan bir tanesi...Hava kirliliği, şehirlerde yaşayan insanlarda astım ve allerjilerde yüksek bir artışa sebep oluyor. Aşırı koşullarda, astım hastalarının puslu havalarda evde kalmalarından başka çareleri kalmıyor.
Havayı temizlemek için bir çaba:
Trafik sıkışıklığı, hava kirliliği ve gürültüden uzak durmaya çalışın:
Turizmin gezegenimize büyük etkileri vardır ve dünyanın en geniş endüstrisi.... Dünya Turizm Örgütü'ne göre, küresel uluslararası girişler 2010 yılına kadar neredeyse 1 milyarı bulacak (1993 yılında bu sayı 500 milyondu).
Turist olarak etkileri azaltma:
Son yıllarda, atık üretiminde önemli ölçüde artış yaşandı. Gelişmiş bir ülkede yaşayan her insan ortalama hergün 1kg çöp atıyor. Bu sayı atık üretiminin eşit ölçüde dağıldığını göstermiyor. Örneğin Avrupalılar senede ortalama 2,000 milyon ton atık üretiyor. Bu atıkların 40 milyon tonundan fazlası tehlikeli atık olarak sınıflandırılıyor. Son altı yıl içinde, üretilen atık yılda %10 oranında artış gösteriyor. Atıkları iki temel ama çok önemli sebepten dolayı azaltmanın uzun-vadeli yollarını bulmalıyız:
Amerika Birleşik Devleri'nde her gün yaklaşık 113 milyar bardak, 39 milyon yiyecek kabı ve 29 milyar tabak kullanılıyor ve atılıyor – ve bu malzemelerin yarısı plastikten oluşuyor. Hindistan toplam 4.5 milyon ton plastik atık üretiyor. Zarar verici madde genelde polietilendir (plastik torbaların yapıldığı madde) ve çürümesi 100 yıl alır.
Atıkları minimuma indirgemek ve önlemek için daha az kullanın ve ürünleri yeniden tasarlayın (ekotasarım; ürünleri ‘dönüşümlü' bir yaklaşım izleyerek tasarlamak. Bu yaklaşım yaratılmaktan atılana kadar tüm yaşam döngüleri gözönünde bulundurulduğunda beşikten mezara olarak da bilinir):
Mevcut uluslararası kurallar böyle devam ederse, önümüzdeki 30 yıl içinde yoksul ülkeler yokolmaya başlayacak”. Bu sözler Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Yüksek Temsilcisi Harriet Schmidt tarafından 9-10 Temmuz'da İstanbul'da düzenlenen “Küreselleşmenin En Az Gelişmiş Ülkeler Yararına İşletilmesi” Konferansı'nda yankılandı.
Dünyanın 50 en az gelişmiş ülkesinden (EAGÜ) bakan ve yüksek düzey yetkili, en yoksul ülkeleri dünya ekonomisine kazandırmak amacıyla görüş alışverişinde bulunmak ve stratejiler oluşturmak için İstanbul'da biraraya geldi. Ele alınan başlıca konular ticaret ve yatırım – yoksul ülkelerin dünya ticaretinde avantaj kazanmaları ve daha fazla yabancı yatırım çekmelerini sağlamak amacıyla – enerji, teknoloji ve tarımdı.
Konferans sırasında dünya liderleri en az gelişmiş ülkelerin küreselleşmeden en az yararı sağlayan ülkeler olmalarına rağmen, küreselleşmenin kötü etkilerinden de en çok etkilenenler olduğunu belirttiler. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Yüksek Temsilcisi Harriet Schmidt EAGÜlerin dünya nüfusunun %12'sini oluşturduğunu ancak yabancı yatırımın sadece %2'sini çekebildiğini ifade etti. Schmidt, bu ülkelerin duvarın gerisinde kaldığını ve yeterinde sağlıklı belirlenmeyen göç politikalarının kalifiye iş gücünün daha zengin ülkelere göç etmesine neden olduğunu da sözlerine ekledi.
Konferansa katılan diğer yetkililer arasında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş, Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Odalar ve Borsalar Biriliği Başkanı ve Yabancı Ekonomik İlişkiler Kurulu Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, Birleşmiş Milletler Genel Meclisi'nin 61. Başkanı Haya Rashed Al Khalifa ve Dünya Ticaret Örgütü Başkan Yardımcısı Valentine Rugbawiza da vardı.
En az gelişmiş ülkelerin durumunu tanımlayan UNDP Başkanı Kemal Derviş, uluslararası kuralların EAGÜlerin kalkınmasını desteklemediği için bu ülkelerin ağırlıklarını koyamadıklarını, seslerini duyuramadıklarını ve işbirliği yapamadıkları için gereken birçok reformu da yapamadıklarını ifade etti. Derviş en az gelişmiş ülkelerin özellikle uluslararası özel sektörlerle işbirliği içinde olmaları gerektiğini çünkü özel sektörün büyümenin motoru olduğunu dile getirerek yoksul ülkelere yardım edecek teknolojik gelişmeler ve kaynaklar mevcutken dünyadaki 2 milyar insanın yoksulluk içinde yaşaması için hiçbir sebep bulunmadığını sözlerine ekledi. Türkiye'nin EAGÜlere insani ve kalkınma yardımlarını her yıl giderek arttırdığını belirten TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun sözlerine ek olarak, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Türkiye'nin EAGÜlerle ticaretinin son dört yılda 2 milyar dolar arttığını belirterek, Afrika ülkeleriyle olan ticaret hacminin ise 5.5. milyar dolardan 11.8 milyar dolara ulaştığını ve Türkiye'nin bu anlamda bu ülkelere karşı bir sorumluluk duyduğunu belirtti.
Derviş, bu konferansın İstanbul'da düzenlenmesiyle, Türkiye'ninşimdiden bir “dünya vatandaşı” konumuna geldiğini ve yardımlarını sürdürmekte kararlı olduğunu söyledi.
Konferansta sunulan önerilerin bazıları kaynakların seferber edilmesinin, kalkınmayı teşvik edecek bir ticaret sisteminin oluşturulmasının, dünya pazarlarında rekabet etmek için kapasite geliştirilmesinin, her ülkenin genel durumu gözönünde bulundurulacak şekilde ulusal kalkınma stratejilerinin oluşturulmasının , iklim değişikliğiyle mücadele etmek için işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesinin ve kalkınmada insan hakları merkezli bir yaklaşım oluşturulmasının gerekliliğiydi. Konferans UNDP ve Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler, Gelişmekte olan Kara Ülkeleri ve Gelişmekte olan Küçük Ada Ülkeleri Yüksek Temsilciliği (OHRLLS) tarafında ortak olarak düzenlendi.
KEMAL DERVİŞ: "YOKSUL ÜLKELERİN GÜÇLÜ SESLERİ OLMALI"
UNDP Başkanı Kemal Derviş'in İstanbul'da düzenlenen En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı'nda yaptığı konuşma şöyledir:
Doğum yerim olan İstanbul'da sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Ekselansları Benjamin Mkapa'yı dinlemekten de özel bir memnuniyet duyduğumu söylemek zorundayım. Kendisi çok güzel bir konuşma yaptı; söylediklerine tümüyle katılıyorum ve kendisini tamamlamaya çalışacağım. Ekselanslarını Birleşmiş Milletler'in Sistemlerarası Uygunluk Müzakereleri Yüksek Paneli'nde tanıma fırsatı buldum ve kendisi bugün bir dostum olmakla birlikte yıllardır da birçoğumuz için akıl hocasıdır.
I. En az gelişmiş ülkelerin sesleri, katılımı ve gücü
Pekiştirmek istediğim ilk mesaj en az gelişmiş ülkelerin (EAGÜ) sesleri, katılımları ve güçlerine duyulan ihtiyaçtır: En az gelişmiş ülkeler seslerini daha güçlü duyurmalılar ve ve uluslararası mimarinin genel reformuna, Birleşmiş Milletler kapsamında ve genel anlamda uluslararası yönetişim sistemine daha fazla katılım sağlamalılar. Bu ses ve katılım olmaksızın yapmaya çalıştığımız birçok reform ve keşfetmeye çalıştığımız birçok yol gerçekleşemez. Doğal olarak sorunların yerel düzeyde ve vatandaşların sorunları yine yerel düzeyde hissettikleri bir dünyada yaşıyoruz ama uluslararası sistem birçok şeyi mecbur kılıyor ve belirliyor ve en az gelişmiş ülkeler seslerini duyurmadıkça, uluslararası örgütlere ağırlıklarını koymadıkları sürece ve bu sesi duyurmak için kendileri içinde bir birlik ve beraberlik ortamı yaratmadıkları sürece birçok reformun gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Cumhurbaşkanı Mkapa'nın da dediği gibi birçok konuşma oldu ama çok eylem olmadı. Bu yüzden umuyorum bu konferans ve buna benzer diğer toplantılar bu yeni mimariyi oluşturmak ve en az gelişmiş ülkelerin vatandaşlarının ihtiyaçlarının uluslararası örgütler tarafından iyice anlaşılmasını sağlamak için birbirinizle ve Birleşmiş Milletler sistemindeki ortaklarınız olan bizlerle daha yakından çalışacağınız anlamına gelir.
II. Kaynakların seferber edilmesi
Değinmek istediğim ikinci nokta kaynakların seferber edilmesinin önemidir. G8, 2005 Dünya Zirvesi ve diğer zirvelerde çok sözler verildi ve 1990lardan beri birtakım gelişmelerin kaydedildiğini belirtmek zorundayım ama bu süreç özellikle en az gelişmiş ülkelere yollanan yardım akışı ve genel anlamda kalkınma süreci bir yavaşlamaya giriyor. Bildiğiniz üzere, OECD-DAC'ın 2006 yılı için yayınladığı veriler, 2005 yılında yardımlarda bir düşüş yaşandığını gösteriyor. ODA 2007'nin bulguları ise bir düşüşün daha yaşanacağını ortaya koyuyor. Şu ana kadar G8 ve diğer zirvelerden aldığımız hızlandırılmış artışta aslında küçük bir düşüş görünüyor. Ancak rakamlar tabi ki biraz karışık: borcun hafifletilmesi bunların bir parçası ve borcun hafifletilmesi farklı ülkelerde farklı şekillerde oluşturuluyor bu yüzden onları yargılarken kişilerin dikkatli olmaları gerekiyor ama genel durum iyi değil ve Birleşmiş Milletler'de ve diğer yerlerde çabalarımızı ikiye katlamamız gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Mkapa'nın da gayet doğru bir şekilde belirttiği gibi çok-taraflı kalkınma bankaları tarafından verilen olanaklar, bankalara kalkınma için yeni kredi ve hibe vermelerini sağlayan yeni kaynaklar tarafından yerlerine konmazsa uzun vadede borcun hafifletilmesi, kalkınmada kullanılan kaynakların artmasından çok azalmasına sebep olur.
III. Ticaret ve kalkınma
Önemli olan bir üçüncü konu ise ticaret ve kalkınma. Dünya Ticaret Örgütü'nün Genel Sekreter Yardımcısı Valentine Rugbawiza bize düşüncelerini aktarmak için bugün aramızda. Kuşkusuz ticaret son derece önemlidir. Kalkınmayı gerçek anlamda teşvik eden ve gelişmekte olan ülkelerle en az gelişmiş ülkelere sadece dünya ticaretinin kapılarını açmakla kalmayıp onlara rekabet edebilecekleri kapasiteyi sunan bir ticaret sisteminin kalkınma gündemi için son derece önemli olduğu kanısındayım. Bu konuda da ilerleme sıfır olmasa da çok yavaştır. Şu anda çok kritik bir noktadayız. En az gelişmiş ülkelerin ihtiyaçlarını da gözönünde tutacak bir atılımın yapılmasını umut ediyoruz ancak ne yazık ki başarı garantilenmiş olmaktan çok uzaktadır. Kalkınmayla ilgilenen hepimiz için, serbest ticaret ve serbest pazarlar hakkında vaazlar veren kişilerin zengin ülkelerde bazen en keskin, koruyucu önlemleri alması, pazarların tüm işleyiş sistemini bozan ve gelişmekte olan pazarların önündeki fırsatları engelleyen önlemleri alması bir hayal kırıklığıdır ve bu tekrar tekrar yaşanıyor.
IV. Politika alanı
İletmek istediğim dördüncü mesaj politika alanıyla ilgili. Kalkınma konusunda yapılan onlarca yıllık çalışma ve araştırmadan sonra tek bir gerçeğin olmadığı, herkes için işe yarayan tek bir modelin olmadığı açıktır. Ülkeler; coğrafyaları, tarihleri, ekonomilerinin yapıları, varlıkları ve bulundukları yerler bakımından farklılık gösterir. Bu yüzden her ülkenin kendi durumunu gözönünde bulundurması, o ülkenin ihtiyaçlarını ve gereksinimlerini yansıtacak kalkınma yolları seçmesi son derece önemlidir. Tabi ki bu yolu, bu stratejiyi seçerken, uluslararası deneyimleri incelemek de çok önemlidir ve bence Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi örgütler birçok deneyimi birarada barındarabilir, neyin işe yarayıp neyin yaramadığını ortaklarıyla paylaşabilir. Ulusal kalkınma stratejileri oluştururken, başarı ve başarısızlığın nedenlerini inceleyebiliriz, bu deneyimler paha biçilmezdir. Ancak tüm bunlar gözönünde bulundurulduğunda her ülke – her ülkenin vatandaşı, her ülkenin toplumu – kendi yolunu seçmek zorunda ve bunu yaparken özgür olmalı. Diğer bir deyişle seçtiği yolun kendi ulusal yolu ve kendi ulusal stratejisi olması konusunda özgür olmalı.
V. Göç ve kalkınma
Bu sabah üzerinde çok konuşmadığımız ama değinmek istediğim bir diğer konu ise göç. Göç küreselleşmenin bir parçasıdır. Nasıl sermaye akışı tüm ekonomileri etkiliyorsa, insan göçü de tüm ekonomileri etkiler. Burada uluslararası toplumun göç ve kalkınma konularına bir bütün olarak bakması önemlidir. Her ülkenin tümüyle kendi çıkarları doğrultusunda göç politikaları oluşturmasını anlaşılır ama kabul edilemez buluyorum. Zengin ülkeler göç politikaları oluştururken ve yurtdışından kabul edecekleri göçleri gözönünde bulundururken geniş tabloya bakmalılar: ticareti, yetenekleri ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını düşünmeliler. Günümüzde bu yapılmıyor, müzakereler ve yasalar kapsamında bu tamamen zengin ülkelerin perspektifleri tarafından gerçekleşiyor. Gelişmekte olan ülkelerin uluslararası görüşmelere analizlerini, çıkarlarını ve bakış açılarını taşımaları önemlidir. Göçten herkes yararlanabilir: göçmenler kendilerini geliştirebilir, daha yoksul ülkelerdeki pazar baskılarını hafifletebilir ama gerekli becerileri kazandıktan sonra bazılarının ülkelerine dönmeleri ve göçmenlerin gerekli becerileri kazandıktan sonra evlerine dönmelerini sağlayacak girişimlerle göç akımının düzenlenmesi çok önemlidir. Göçmenlerin insan haklarının tüm dünyada gözetilmesi ve hepimizin destekleyebileceği bir davranış biçiminin olması da önemlidir.
VI. İklim değişikliği ve kalkınma
Birtakım politika konuları ele alındığında, iklim değişikliğinin 21. yüzyılın ilk yarısının en önemli konularından biri olduğu kanısındayım. Bu durum artık bilimsel olarak bir soru işareti olmaktan çıktı: iklim değişikliği gerçekleşiyor – yavaşça - ama yine de gerçekleşiyor. Bu süreç yavaş olmasına rağmen hız kazanıyor ve insan toplulukları karşısında büyük bir sorun yarattığını inkar edebileceğimizi sanmıyorum. İnsanların ekonomik faaliyetlerinden kaynaklanan ısı tutan gazların salınımının da bu iklim değişikliğinin sebebi olduğu artık ortaya konmuş durumda. Bildiğiniz üzere, bilimsel camiada bu konuyla ilgili tartışmalar yaşanmıştı; bazıları karbon salınımlarının, iklimde yaşanan değişimler arasında bir bağlantı olduğunu inkar ediyordu. Bugün bilimadamlarının %95'i böyle bir bağın olduğu konusunda hemfikir ve geçmişte oluşan karbon salınımları – atmosferdeki toplam karbon miktarının %70'i gibi bir kısmının zengin ülkeler tarafından dünyanın geri kalanına borçlu olduğu sözde karbon borcu – gelecek için gerçek bir mücadele oluşturuyor. Bu karbon stoğuna daha birçok maddenin de eklendiği de bir gerçek ve bu sorunla başa çıkmak için çok-taraflı bir yaklaşım belirlemek gerekiyor.
En az gelişmiş ülkeler ne yazık ki geçmişte yaşanmış bu probleme dahil olmadıkları gibi atmosferde bulunan karbon borcundan ötürü de hiçbir şekilde sorumlu olmadıkları bir durumla karşı karşıyalar, belki çok marjinal düzeylerde sorumlu olsalar da bugün bu problemin yaşanmasında hiçbir
2 Temmuz 2007 tarihinde Birleşmiş Milletler Sekreteryası Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi tarafından yayınlanan ilerleme raporu, 2000 yılında BM üye ülkeleri tarafından imzalanan Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin, Birleşmiş Milletler sistemi ve genel anlamda kamu sistemi içindeki sürecini ortaya koymayı amaçlıyor. Rapor, hedeflerin gerçekleştirilmesi gereken 2015 yılının yarı noktasına gelindiğinden, şu ana kadar nelerin gerçekleştirilip, daha nelerin gerçekleştirilmesi gerektiğini göstermede önemli bir rol oynuyor.
Daha yapılacak çok şey olmasına rağmen, rapor; yoksulluk, sağlık ve eğitim gibi bazı endekslerde gelişme olduğunu kaydediyor. Ne yazık ki bu gelişmeler dünyaya eşit olarak yayılmış durumda değil...Örneğin Afrika hedefler kapsamında şu ana kadar en az yarar görmüş kıtalardan biri...
Rapor evrensel ilköğretim, – 2005 yılında ilköğretime kaydolanların oranı %88'e yükseldi – cinsiyet eşitliği ve kadın rolünün güçlendirilmesi gibi alanlarda önemli ölçüde ilerleme kaydedildiğini belirtse de diğer süreçler hala yavaş ilerliyor. Gençler için iş olanaklarının yokluğu, cinsiyet eşitsizlikleri, hızlı ve plansız kentleşme, ağaçların yokolması, artan su kıtlığı ve AIDS vakaları gibi engellere halâ tüm toplumlarda karşılaşılıyor. Çatışma içinde olan yada çatışma sonrası ülkelerde Binyıl Kalkınma Hedefleri'ni gerçekleştirmek daha fazla çaba gerektiriyor çünkü bu ülkelerde uzun vadeli stratejiler oluşturmak çok güç. Ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un da belirttiği gibi: “Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne dünya çapında, birçok ülkede hatta tüm ülkelerde ulaşmak için halâ vaktimiz var. Ancak bu sadece çabalara devam etmekle olabilir. Tüm hedefleri tek bir gecede gerçekleştiremeyiz. Başarı, önümüzdeki yıllardan zaman bitimine kadar olan sürede sürdürülebilir çalışmaları gerektirecek. Bunlardan daha azı hedefleri gerçekleştirmeye yetmeyecektir”.
İstatistiksel verilerle ülkeler arası farklılıkları ortaya koymanın yanısıra, Binyıl Kalkınma Hedefleri 2007 Raporu aynı zamanda önerilerde de bulunuyor. Rapor, siyasi liderlerin kapsamlı somut bir yönetişim ve arttırılmış kamu yatırımı ve beceri gibi faaliyetler aracılığıyla acilen harekete geçmeleri gerektiğinin de altını çiziyor. Bu bakımdan kapsamlı ulusal stratejilere ve kaynakların seferber edilmesine de ihtiyaç duyuluyor. Rapor aynı zamanda tüm hükümetlerin güçlü liderlik politikaları ve stratejileri oluşturmada çabalarını ikiye katlamaları gerektiğini ve uluslararası toplumların da desteğiyle mali ve teknik hizmetlerin kullanılabilir halde bulundurulması gerektiğini de vurguluyor.
Rapor kapsamlı bir küresel değerlendirme yapmak amacıyla geniş çapta uluslararası örgütlerin yanısıra diğer Birleşmiş Milletler örgütleri tarafından biraraya getirilmiş detaylı verileri kullanıyor.
Hemen hemen her şeyin bilgisayarlarla ve dijital ekipmanlarla çalıştırılıp kumanda edildiği bir çağda herkes son bilgi ve iletişim teknolojilerinden (ICT) yararlanamıyor. Bilgi ve iletişim teknolojileri eğitim ve sağlık gibi, bir devletin sunduğu bütün hizmetlerin kalitesini arttırdığından bugün bu teknoloji kalkınmışlığın bir parametresi olarak görülüyor. Ancak Birleşmiş Milletler Danışmanı Üner Kırdar, “Dijital Çağın İnsani Boyutu” adlı son kitabında, bilgi ve iletişim teknolojilerinin, yeterli olarak kullanılmadığında, toplumları arası dijital uçurumun da derinleşmesine sebep olduğunu vurguluyor.
Üner Kırdar tarafından yayına hazırlanan “Dijital Çağın İnsani Boyutu” geçen Mayıs ayında İstanbul'da Kadir Has Üniversitesi tarafından düzenlenen “Bilgi Çağının Küresel Kalkınmaya Etkisi: Dijital Çağın İnsani Boyutu” konferansında sunulan bildirilerin kapsamlı bir derlemesi. Kitap, bilgi ve iletişim teknolojileri üzerine çalışmalar yapan ve her biri gerek ortaya çıkan pazar ekonomileri gerekse insani gelişme çerçevesinde, farklı bakış açılarından bilgi çağının etkileri üzerine çalışan çeşitli yazarların çalışmalarını biraraya getiriyor. Kitap farklı yazarlar tarafından yazılmış olsa da BM Kalkınma için Bilgi ve İletişim Teknolojileri Küresel İttifakı, UNDP Güney-Güney İşbirliği Birimi (SU/SSC), İstanbul Kadir Has Üniversitesi, New York Fordham Üniversitesi ve Barselona ESADE Üniversitesi'nin ortak çabalarıyla bir “BM yayını” olarak basıldı.
Kitapla ilgili olarak yorum yapan Üner Kırdar, bilgi çağında başarının anahtarının insanlara yatırım yaparak onları bilgi çağına eriştirmek olduğunu ve insanı bilgi çağının merkezine yerleştirmenin çok önemli olduğunu söyledi. Kırdar, internet kullanan ve bilgiye erişimi olan insanların sayısının tüm dünyada artması gerektiğini sözlerine ekledi.
Üner Kırdar, 17'inci kitabı "Dijital Çağın İnsani Boyutu" ile ilgili, Yeni Ufuklar 'ın sorularını yanıtladı.
UNDP Türkiye: Kitabınızın başlığı ilgi çekici. Bu başlıktan ne anlamak gerekiyor?
Üner Kırdar (Ü.K.): “Dijital çağ” ile “insan” arasında kontrast yaparak, ikilemin önemine değinmek istedik. Kitabın kapsamı ve amacı açısından “Bilgi Çağının İnsan Kalkınmasına Etkisi” başlığını da koyabilirdik tabii!
UNDP Türkiye: Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?
Ü.K.: 1980'lerden beri “kalkınma” ile “insan” arasındaki yakın ilişkiyi araştıran ve inceleyen 15 kitap yayınladım ve çeşitli “yuvarlak masa” toplantıları ile konferanslar düzenledim. Tümünün sonuçları ve katkıları ile “İnsan Kalkınması”nın bugünkü tanımlaması ve önemi belirlendi. Ancak son 10-15 yıldır, dünya yeni bir devrim yaşıyor: “Bigi Çağı” teknolojileri... Bu teknolojilerin oynadığı ve oynayabileceği rolün önemi, ilk olarak 22 yıl önce 1985'te İstanbul'da yaptığımız “Kalkınmanın İnsan Boyutu” konulu yuvarlak masa toplantısında belirlenmişti. O zamandan bu yana geçen süreçte bu teknolojiler hakikaten insan kalkınması açısından yeni bir devrim niteliği kazandı. Bu teknolojilerden yararlanan ve “insanı” kalkınmasının odağına koyan ülkeler, kalkınmalarında çok etkin ve belirgin sonuçlar aldılar. Örnek olarak Avrupa'da İrlanda, Finlandiya, İsveç, ve İzlanda; Güney Asya'da Güney Kore Cumhuriyeti, Malezya, Tayvan ve Singapur, ve son 5 yıl içinde Hindistan ve Çin'i gösterebiliriz. Geçen yıl İstanbul'da bu konu üzerinde Kadir Has Üniversitesinin ev sahipliği yaptığı bir konferans düzenledik. Bu kitap, bu konferansın bulgularını yansıtmaktadır.
UNDP Türkiye: Bu kitabın bakış açısını ve sonuçlarını nasıl tanımlarsınız?
Ü.K.: Yapıt, “Bilgi Çağı” devriminden yararlanabilen ülke, toplum ve kişilere ne boyutta büyük güç ve yararlar sağlayabileceğini incelemekte ve bu devrimin dışında kalanların ise nasıl yeni bir gerikalmışlık uçurumuna sürüklenebileceklerini sergilemektedir. Küreselleşme sürecindeki dünyamızda başarı, kalkınma ve güçlenmenin sırrı, yeni bilgi ve iletişim teknolojileriyle donanmış insanların verimlilik, yaratıcılık ve yarışmacı niteliklere sahip olmalarına bağlıdır. İnsanın eğitimine ve sağlığına, bilgi ve araştırmacılığına, hayat boyu öğrenim ve bilgi yenilemesine yatırım yapan ülkeler, küreselleşen dünyamızda hem birey düzeyinde, hem de toplumsal olarak kazançlı çıkmaktadırlar.
UNDP Türkiye: Sizce “İnsani Gelişme” kavramında bugün hangi noktadayız?
Ü.K.: 80'li yıllardaki çalışmalarımızın amacı “insanı” her zaman her sorunun odağına yerleştirilmesi gerektiğini ve “insanın” kalkınmanın sadece “aracı” değil, “amacı” olduğunu kanıtlamaktı. Zira, 80'li yıllara kadar kalkınma ekonomisinde “insan” sadece yardımcı bir kaynak olarak değerlendiriliyordu. Değindiğimiz çalışmalarımız ve “İnsani Gelişme Raporları” ile insan boyutlu kalkınmanın önemi anlaşılmaya başladı. Yeni bilgi teknolojileri devrimi ile, bu tür kalkınma modelinin başarısı daha iyi anlaşıldı ve kanıtlandı. Bunun sebebi, bilgi ve iletişimdeki devrim insan boyutlu kalkınmayı 3 alanda etkiledi:
Bu yeni teknolojiler, insan bilgisi ve becerisine dayanan çok kazançlı bir yeni “hizmetler sektörü”nün doğmasına neden oldu. Bu yeni sektör bugün dünyanın toplam milli hasılasının (GDP) %65'ini ve yeni istihdam olanaklarının başlıca kaynağını teşkil etmektedir. Bu gerçeğin Türkiye'miz açısındanda büyük önem taşıdığı kanısındayım. Türkiye'mizin önümüzdeki 10 yılda karşılaşacağı en önemli sorun “istihdam dostu bir gelişme”yi gerçekleştirebilmek ve mevcut genç işsizlere ek olarak, çalışma yaşına erişecek yeni 4 milyon gence, kazançlı iş imkanı sağlamaktır.
UNDP Türkiye: Bugün gelinen noktada örnekleri var mı?
Ü.K.: Gelişme sürecindeki ülkeler arasında yapılabilecek en gerçekçi ve yararlı işbirliği, bilgi çağı devriminde çok başarılı olmuş Güney Kore Cumhuriyeti, Malezya, Tayvan, Singapur, Hindistan ve Çin gibi ülkelerin deneyim ve uygulamalarından ders almak ve yararlanmaktır. Bu husus, Avrupa Birliği'nin tam üyesi olmak amacını taşıyan ülkemiz için de geçerlidir.Örneğin, İrlanda 20 yıl önce Avrupanın en fakir ülkelerinden birisi idi. Ancak yeni teknolojilere dayanan eğitim sistemini “ulusal bir kalkınma politikası” olarak uygulaması sonucu, bugün AB'nin en hızlı gelişen ülkesi niteliğine erişmiştir. İrlanda'nın kişi başına düşen milli geliri bu süre içinde 3 kat artmıştır. Daha önce, istihdam sorunu sonucu, dünyanın en fazla insanını ihraç eden bir ülke olması yerine, şimdi en yüksek teknoloji ürününü ihraç eden bir ülke haline gelmiştir. İstihdam imkanları %70 oranında artarak 2 milyondan fazla insana yeni ve kazançlı iş imkanı kazandırılmıştır.
Diğer örnek alınabilicek bir ülke Güney Kore Cumhuriyetidir. 1965 yılında bizim kişi başına düşen milli gelirimiz yılda $350 iken, Güney Kore'ninki $107 idi. Ancak Güney Kore, İrlanda gibi insan eğitimi ve yeni teknolojilere dayalı bir kalkınma stratejisi izlediği için 2005 yılında bu rakam $17,380'a erişti. UNDP'nin 2005 yılı Teknolojide Başarı Endeksi 'nde Güney Kore baştan 5. iken Türkiye 120. sıradaydı. Gene bu endekse göre Güney Kore, ARGE yatırımları için milli gelirinin %2.5'ini ayırırken, Türkiye sadece %0.7'sini harcamıştır. Aynı şekilde, Güney Kore'de her 100 kişiden 68'i İnternet'ten yararlanırken, Türkiye'de bu rakam ancak 8 kişi idi. Aynı yıl Güney Kore'nin 633, Türkiye'nin ise kendisine ait sadece 1 patenti mevcuttu. Ancak tüm bu olumsuz verilere karşılık, Türkiye için önümüzdeki 10-15 yıl çok önemli bir fırsat penceresi olabilir. Bu süreçte, Türkiye nüfusunun büyük kısmını “çocuk” bölümünden çıkıp “çalışma yaşına erişmiş” genç kuşak oluşturacaktır. Avrupa'da ise genç kuşak en düşük düzeyine gelecektir. Eğer Türkiye bu zaman içinde “İnsan Odaklı Bilgi Çağı Kalkınma Stratejisi”ni ulusal bir politika olarak uygular ise, AB'nin yeni servis ekonomisinin önemli merkezlerinden biri haline gelebilir. Pek tabiidir ki bu sonuca varabilmemiz, ancak gençlerimizi Avrupa dilleri ve yeni bilgi teknolojileri ile donatmamız koşuluna bağlıdır.