Ana Siteye Dön

Şubat 2013

Sayı: 86

Mukim Temsilciden: Erken Dönem Çocuk Gelişimi*

Mukim Temsilciden: Erken Dönem Çocuk Gelişimi*

İklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin giderek arttığı ve dünya ekonomisindeki ve siyasi düzenindeki sistemsel başarısızlıkların sürekli tekerrür ettiği günümüzde, erken dönem çocuk gelişimi (EDÇG) köklü değişimleri ve sürdürülebilir insani kalkınmayı sağlayabilir.

Ankara, Şubat 2013

Yoksul ve ötekileştirilmiş milyonlarca insanın kaderi, çocukların ihtiyaçlarının ve haklarının tüm yönetimsel ve toplumsal seviyelere, yeni kalkınma paradigması çerçevesinde, ne kadar etkili ve güçlü bir şekilde dahil edildiğine bağlı.

Bu nedenle, EDÇG çok yönlü ve kapsayıcı yapısı ve bağlantıları ile insani gelişme potansiyelinin ve üretkenliğinin sağlanmasına katkıda bulunuyor.

Pek çok araştırma ve akademik veride de kanıtlandığı gibi, EDÇG toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve güçsüzleştirmeyi ortadan kaldırıyor, yaş ve engellilik nedeniyle ortaya çıkan dezavantajları azaltıyor, sağlıklı ve aktif toplumlar yaratıyor ve çevresel, toplumsal ve ekonomik gelişmenin bir arada sağlandığı üçlü sistemin gerçekleşmesine katkıda bulunuyor.

2015 sonrası kalkınma gündemi ve erken çocuk gelişimi

2000 yılında imzalanan Binyıl Bildirgesi’ni takiben kabul edilen Binyıl Kalkınma Hedefleri ve kısıtlı bir zaman diliminde ulaşılması öngörülen kalkınma hedefleri 2015’e kadar devam edecek küresel bir mutabakatı temsil ediyordu.

2015 sonrası kalkınma çerçevesinin belirlenmesi için BM Genel Kurulu’nda başlatılan ve Rio+20 Konferansında devam eden küresel tartışmalar, şu anda ulusal ve bölgesel düzeylerde sürdürülüyor.

Türkiye de yürüttüğü ulusal istişareler ile bu küresel tartışmaların bir parçası.

Dahası, İstanbul Valisi Kadir Topbaş, 26 üyeden oluşan Üst Düzey Panel’in bir üyesi.

Türkiye’deki BM sistemi de, sivil toplum, akademi ve özel sektörden tüm paydaşları bir araya getirdiği ve daha önce duyulmamış seslere ulaştığı bir ulusal istişare sürecini yürütüyor.

Bu sebeple 2015 sonrası kalkınma gündemi, gelecek nesillerin bekasını güvence altına alacak olan erken çocuk gelişimi için bütüncül ve uyumlu bir şekilde köklü bir ilerleme sağlamak adına önemli bir fırsat yaratıyor.

Bunun için, küçük çocukların ilerleyen yaşlarda olumlu yönde gelişimlerini tamamlayabilmelerini amaçlayan programlara ve politikalara yatırım yapmamız gerekiyor.

Sonuç olarak, 2015 sonrası kalkınma gündeminde erken çocuk gelişiminin hak ettiği yeri edinmesini sağlamak gerekliliği açıkça ortada.

* Shahid Najam, UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi ve BM Türkiye Mukim Koordinatörü

Akdeniz Deniz ve Kıyı Durum Raporu Tanıtıldı

Birleşmiş Milletler Çevre Programı/Akdeniz Eylem Planı (UNEP/MAP) tarafından hazırlanan Akdeniz Deniz ve Kıyı Çevre Durum Raporu’nun tanıtım toplantısı, UNDP Türkiye ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı işbirliğinde Ankara’da düzenlendi.

Ankara, Şubat 2013

Barındırdığı türlerin yüzde 30’unun sadece kendisine özgü olması nedeniyle diğer denizlerden ayrılan ve dünyadaki 25 biyolojik çeşitlilik sıcak noktasından biri olan Akdeniz’in biyolojik çeşitliliğinin korunması büyük önem taşıyor.

Akdeniz'in çevresindeki eğilimler hakkında bilgi verme amacını taşıyan ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı - Akdeniz Eylem Planı (UNEP-MAP) çerçevesinde yapılan çalışmaların verimliliğini artırmak amacıyla geri bildirim işlevi gören rapor, Barselona Sözleşmesi (Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi) gereğince hazırlandı.

Akdeniz Deniz ve Kıyı Çevre Durum Raporu, Akdeniz ekosistemlerinin genel yapısına ilişkin bilgi sağlıyor ve 21 ülkenin kıyısı bulunan Akdeniz’i etkileyen baskı unsurlarını tanımlıyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı/Akdeniz Eylem Planı tarafından hazırlanan raporda bölgeden bölgeye yoğunluğu değişen Akdeniz’deki baskı unsurları olarak şehirleşme, turizmdeki gelişmeler, habitat kaybı ve bozulması gibi faktörler belirtildi.

Rapora göre Akdeniz’de son durum

Akdeniz foku, göçmen kuşlar ve deniz memelilerinin sayısı her geçen gün azalıyor, Akdeniz’e özgü deniz çayırı gibi balıkların üreme alanları yok oluyor.

Akdeniz’de istilacı türler her geçen gün artıyor. Bunların yüzde 10’u su ürünleri yetiştiriciliğinden, yüzde 28’i deniz ulaşımından ve yüzde 47’si Süveyş Kanalı’ndan Akdeniz’e giriyor.

Ayrıca iklim değişikliğinin etkisiyle sıcaklığın artması istilacı türleri de artırıyor. Bunların bazıları önemli balıkçılık kaynağı olarak değerlendirilirken, bazıları da ekosistemi risk altına sokuyor.

Aşırı balıkçılık, tesadüfi avlanma veya yan avlar, deniz dibi yapısını bozan dip trolü ve diğer yöntemler, ekolojik süreçleri ve ekosistem hizmetlerini etkileyerek Akdeniz üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor.

Kıyı yerleşimlerinin yüzde 37’sinde kanalizasyon arıtılmadan denize akıtılıyor ve atık su arıtma tesislerinin yüzde 18’i ise yetersiz. Ayrıca dünya deniz trafiğinin yüzde 15’i Akdeniz’de gerçekleşiyor ve Akdeniz'deki kazalardan kaynaklı petrol kirliliği artıyor.

Raporda, tehditler kümülatif olduğu için çözümlerin de bütünleşik olması gerektiği belirtiliyor.

Raporun tamamını aşağıda bulabilirsiniz:

UNDP Logosu PTT Pullarında

PTT (Türkiye Posta Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü) UNDP logosunun kullanıldığı 1 TL değerindeki resmi pulları bastı.

Ankara, Şubat 2013

PTT, UNDP logolu pulları UNDP’nin Kurumsal Sosyal Sorumluluğa olan katkıları nedeniyle basma kararı aldı.

UNDP, Kurumsal Sosyal Sorumluluk kurallarının belirlendiği BM Küresel İlkeler Sözleşmesi aracılığı ile Türkiye’nin kalkınma hedeflerine ulaşılması için özel sektörle işbirliği yapıyor.

BM Küresel İlkeler Sözleşmesi, şirketleri insan hakları, çalışma standartları, çevre ve yolsuzlukla mücadele alanlarında 10 evrensel ilkeyi temel iş stratejilerinde ve gündelik çalışmalarında benimsemeye çağırıyor.

Böylece Türkiye’de kurulan Kurumsal Sosyal Sorumluluk ağı, Kurumsal Sosyal Sorumluluk ilkelerinin uygulanmasını kolaylaştırmak ve yenilikçi uygulamalar ile öğrenilen derslerin paylaşılmasını sağlamak için Avrupa’daki diğer ağlarla bağlar kurmak amacıyla geliştiriliyor.

Akdeniz Fokunun Karşılaştığı Tehditler İçin Endişeler Artıyor

Foça Özel Çevre Koruma (ÖÇK) Bölgesi’nde yapılan Akdeniz Foku (Monachus monachus) Koruma ve İzleme Çalışması’na göre Akdeniz fokları yasadışı balıkçılık ve deniz faaliyetlerindeki artış nedeniyle tehdit altında.

Ankara, Şubat 2013

Çalışma, “Türkiye’nin Deniz ve Kıyı Koruma Alanları Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi” kapsamında hazırlandı.

Sualtı Araştırmaları Derneği-Akdeniz Foku Araştırma Grubu (SAD-AFAG) tarafından yayınlanan araştırma sonuçları, Foça’nın simgesi olan Akdeniz foklarının maruz kaldığı büyük tehdidi gözler önüne serdi.

Bölgede 2008 yılında 31, 2009 yılında 51, 2010 yılında 118 ve 2011 yılında 82 fok gözlemlendi. 2012 yılında ise gözlemlenen fok sayısı 45'e indi.

Yasadışı balıkçılık ve deniz faaliyetlerindeki artış büyük tehdit

Çalışmada Akdeniz foku ve yaşam alanları üzerindeki tehditler de belirlendi.

Buna göre, yasadışı her türlü balıkçılık, Akdeniz fokları için hem doğrudan tehdit hem de besin kaynaklarının yok olması nedeniyle dolaylı bir tehdit oluşturuyor.

90’lı yıllardan sonra hızla gelişen deniz turizmi ve amatör balık avcılığı nedeniyle deniz trafiğinin artması Akdeniz foklarının yaşam alanları üzerinde baskı oluşturan bir diğer önemli tehdit unsuru olarak öne çıkıyor.

Ayrıntılı bilgi için: www.dka.gov.tr

Enerji Yönetim Sistemleri Çalıştayları Devam Ediyor

“Türkiye’de Sanayide Enerji Verimliliğinin Artırılması” projesi tarafından geliştirilen Enerji Yönetim Sistemleri (ISO 50001) Çalıştayı ve Eğitim Çalışması, Aralık ayında Ankara’da düzenlendi. 

Ankara, Şubat 2013

Çalıştaya, Türk Standartları Enstitüsü çalışanları katıldı.

Eğitimde, Birleşmiş Milletler Sınaî Kalkınma Örgütü’ne (UNIDO) ait Enerji Yönetim Sistemleri (ISO 50001) eğitim materyallerinden faydalanıldı.

Üç günlük çalıştay UNIDO Enerji Yönetim Uzmanları olan Erik Gudbjerg (Lokalenergi A/S Direktörü ve Uluslararası Enerji Yönetim Sistemi Uzmanı) ve Gerard Doherty'nin (Sıfır Karbon Asli Danışmanı ve Uluslararası Enerji Yönetim Sistemi Uzmanı) katkılarıyla yapıldı.

Çalıştay ile hem hâlihazırdaki Enerji Yönetim Sistemleri eğitim programının tanıtılması hedeflendi hem de tartışmalarla Enerji Yönetim Sistemlerinin ulusal gereksinimlere uyumu konusunda saptamalar yapıldı.

“Türkiye’de Sanayide Enerji Verimliliğinin Artırılması” projesi ile enerji verimliliği önlemlerinin alınmasında ve enerji verimli teknolojiler kullanarak etkin bir enerji yönetimi oluşturulmasında sanayi kuruluşlarını teşvik etmek suretiyle Türk sanayîinde enerji verimliliğinin iyileştirilmesi amaçlanıyor.

GEF (Küresel Çevre Fonu) desteğiyle Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü (YEGM) tarafından yürütülen ve UNDP ve UNIDO tarafından uygulanan proje, Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB), Türk Standartları Enstitüsü (TSE), Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) ile işbirliği içinde yürütülüyor.

IICPSD Gıda Güvencesi için Enerji Çözümleri Ortaklığına Katıldı

İstanbul Uluslararası Özel Sektör ve Kalkınma Merkezi (IICPSD), Ocak ayında Abu Dabi’de Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı'nın (IRENA) düzenlediği Gıda Güvencesi için Enerji Çözümleri toplantısına katıldı.

Ankara, Şubat 2013

Toplantının düzenlenmesindeki temel amaç, yoksulluğun azaltılması, gıda güvencesinin ve kırılgan piyasalarda kapsamlı bir büyümenin sağlanması için jeotermal enerji ile gıda kurutma projelerinin çok paydaşlı bir anlaşma ile hayata geçirilmesi.

Toplantıya ayrıca Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile küresel jeotermal kaynak gelişimi ve yönetiminde uzmanlaşmış bir İzlanda firması olan Orka Energy de katıldı.

Toplantıya katılan İzlanda Cumhurbaşkanı Ólafur Ragnar Grimsson, gıda krizinin 21. yüzyılda karşılaşılan en büyük zorluklardan biri olduğunu belirtti.

Grimsson sözlerine şöyle devam etti: “Etkin depolama metodlarının ve muhafaza teknolojilerinin olmaması sebebiyle, besinlerin çoğu ya israf ya da tahrip ediliyor. Hindistan’da uzun zamanlı muhafaza sisteminin olmaması, yüzde 20’lere varan oranda gıdanın heba olmasına neden oluyor.”

Önümüzdeki yıllarda dünya nüfusunun 9-10 milyara ulaşacağı ve kaynakların giderek azalacağı göz önüne alındığında, israfa son verilmesi gerektiği belirtildi.

Ayrıca, çevrenin tahrip edilmesinin önüne geçilerek iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin azaltılması için kaynakların daha az kullanıldığı üretim sistemlerinin ön plana çıkması gerektiği de toplantıda vurgulandı.

Gıda güvencesinin sağlanmasında karşılaşılan zorlukların çözümü için İzlanda Cumhurbaşkanlığı'nın desteği ile İstanbul Özel Sektör ve Kalkınma Merkezi, FAO ve IRENA'nın küresel bir ortaklık kurmasına karar verildi.

Ayrıca, gıda güvencesi için enerji çözümleri konusunda veri tabanını genişletmek amacıyla İstanbul Özel Sektör ve Kalkınma Merkezi, İzlanda Cumhurbaşkanlığı ve Türkiye Hükümeti Eylül 2013’te İstanbul’da konu ile ilgili bir konferans ve iş dünyasını bir araya getiren organizasyonlar düzenleyecek.

 

 

 

Argande İkinci Fazına Geçti

“GAP Bölgesinde Kadının Güçlendirilmesinde Yenilikler Projesi” kapsamında yaratılan Argande projesi Ocak ayı sonunda ikinci fazına geçişini İstanbul İsveç Başkonsolosluğu’nda kutladı.

Ankara, Şubat 2013

Adını Mezopotamya topraklarında hüküm sürmüş, Kommagene Krallığı’nın tek tanrıçası Argande’den alan proje, GAP bölgesindeki pek çok kadının sosyal ve ekonomik yönden güçlendirilmesini sağlayarak birinci fazını başarıyla tamamladı.

Argande, ikinci fazında da, kadınların iş gücü piyasasına katılımını, Güneydoğu Anadolu'nun markalaştırılmasını ve yeni satış ve pazarlama fırsatlarının yaratılmasını hedefliyor.

Bir yandan da, projede kültürel mirasın görünür kılınması sayesinde, yerel kültürel zenginliğe, çeşitliliğe ve kadınların üretkenliğine dayalı olarak bölgenin daha olumlu bir şekilde algılanmasına yardımcı olmaya devam edecek.

Argande, UNDP ile GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (GAP BKİ) ortaklığı ve İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı (Sida) finansmanıyla Mayıs 2008’den beri uygulanan GAP Bölgesinde Kadının Güçlendirilmesinde Yenilikler Projesinin bir alt projesi.

Projede, Türkiye’nin önde gelen modacılarının bölgedeki kadınlarla yakın işbirliği içinde çalışmasına ve büyük mağazalarda satılacak ürünleri hazırlamalarına olanak veriliyor.

Kalkınma Gündemini Fotoğraflar ile Belirliyoruz

“Birleşmiş Milletler 2015 Sonrası Kalkınma Gündemi – Nasıl Bir Gelecek İstersiniz” isimli fotoğraf yarışması Instagram üzerinden devam ediyor.

Ankara, Şubat 2013

Uluslararası topluluk, 2015 yılı sonrasında izlenecek kalkınma gündemini belirlemek için çalışmalara devam ediyor.

Türkiye dâhil 60’ı aşkın ülkede sürdürülen ulusal istişareler ve halkın katkısıyla hazırlanacak kalkınma gündemi geleceğimizin yol haritasını çizecek.

Ancak, 2015 sonrası döneminin önceliklerinin nasıl ve kimler tarafından belirleneceği büyük bir önem taşıyor.

Bu nedenle, dünyanın dört bir yanında hükümetler, sivil toplum örgütleri, özel sektör şirketleri, üniversiteler ve araştırma kurumlarıyla birlikte yoğun bir istişare süreci başlatılmış bulunuyor.

Küresel etkinliklere ilave olarak ulusal istişarelerin sürdüğü 60’ın üzerinde ülke bulunuyor. Bu ülkelerden biri de Türkiye.

Türkiye’de yürütülen tematik istişarelerin bu yılın ilk çeyreğinde tamamlanması hedefleniyor.

Daha eşitlikçi, daha barışçıl, daha adil bir dünya için bu sürece dâhil olmak isteyen Instagram kullanıcıları #2015sonrasi hashtagi ile daha iyi bir dünyayı tasvir eden resimleri paylaşıyor.

Yarışma hakkında daha fazla bilgi almak için www.2015sonrasi.org blogunu ziyaret edebilirsiniz.

BM, Küresel Gıda Fiyatlarının Üç Ay Üst Üste Gerilediğini Açıkladı

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan açıklamada, Aralık ayıyla birlikte son üç ay içinde küresel gıda fiyatlarında düşüş görüldüğü belirtildi. Böylece, 2012 başlarında yaşanan fiyat artışlarının yarattığı endişeler de bir nebze azaldı.

Ankara, Şubat 2013

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yapılan açıklamada, Gıda Fiyat Endeksi'nde Kasım ayına oranla yüzde 1,1 oranında düşüş yaşandığı belirtildi.

Açıklamada, düşüşün ana nedenlerinin tahıl ve yağ fiyatlarındaki azalma olduğu söylendi.

Gıda Fiyat Endeksi, 55 gıda maddesini içeren sepete göre hesaplanıyor. Söz konusu sepette et, süt ürünleri, şeker ve tahıl gibi gıda maddeleri yer alıyor.

FAO, 2012 başlarından Temmuz ayına kadar geçen sürede yaşanan fiyat artışları sebebiyle gıda krizi çıkmasından endişe duyulduğunu, fakat elde edilen sonuçların bu durumu tersine çevirdiğini söyledi.

FAO, uluslararası topluluğun ortak hareket etmesinin ve gıda fiyatlarındaki artışa dur diyebilmesinin bu duruma sebepl olduğunu belirtti.

Bu uluslararası çabalar sonucu Gıda Fiyatı Endeksi 2012 yılı sonunda 212 olarak tespit edildi. Bu da 2011 yılına kıyasla yüzde 7’lik bir düşüş yaşandığı anlamına geliyor.

Gölbaşı Çevresinde Etkin Su Kullanımı ve Yağmur Suyu Hasadı

Ankara’nın Gölbaşı bölgesinde yapılacak 'Etkin Su Kullanımı ve Yağmur Suyu Hasadı' projesinin tanıtım toplantısı Aralık ayında yapıldı.

Ankara, Şubat 2013

Toplantıya, Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcısı, UNDP temsilcileri, akademisyenler, kamu kuruluşlarından temsilciler, sivil toplum örgütleri ve öğrenciler katıldı.

'Her Damla Değer Katar' programı altında Ankara Üniversitesi Gölbaşı Yerleşkesi’nde yürütülen proje, su kıtlığı ve suyun etkin kullanımına yönelik sorunların çözümü için gösterilen çabalara katkı sağlamak amacıyla tasarlandı.

Yağmur suyu hasadı pilot projesinin uygulanması, damla sulamaya geçilmesi, çiftçilere, teknik personele ve bölgede yaşayanlara eğitimler verilmesi ile suyun verimli kullanımı konusunda kamuoyunun farkındalığının artırılmasını sağlanacak.

Ayrıca projenin, kurak alanların iklim değişikliğine uyumu konusunda iyi bir örnek oluşturması bekleniyor.

Proje, 'Her Damla Değer Katar' küresel programı altında Türkiye’den desteklenen iki projeden biri. Diğer proje ise, geçen yıl Manisa’da başlatılan ve çiftçileri hedef alan 'Sulama Amaçlı Yağmur Suyu Havuzu' projesi.

Enerji Verimliliği Teknik Eğitimine Destek

Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşu (OSBÜK) ve Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği Enerji Verimliliği Teknik Eğitimi Ocak ayında İstanbul’da düzenlendi.

Ankara, Şubat 2013

Etkinlik, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü tarafından UNDP ve UNIDO ile birlikte yürütülen “Türkiye’de Sanayide Enerji Verimliliğinin Artırılması” projesinin desteğiyle düzenlendi.

Eğitime; Enerji Verimliliği Danışmanlık (EVD) firmaları, Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) yetkilileri ve çeşitli sanayi tesisi yetkililerinden temsilciler katıldı.

Yoğun katılımın olduğu iki günlük eğitim programında interaktif eğitim oturumları düzenlendi.

Eğitim ile EVD şirketleri, OSB yetkilileri ve sanayi tesisleri temsilcilerinin enerji verimliliği konusunda teknik donanımlarının güçlendirilmesi amaçlandı.

Enerji Verimliliği Projeleri Dördüncü Ulusal Enerji Verimliliği Fuarı'nda

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen Dördüncü Ulusal Enerji Verimliliği Fuarı, Ocak ayında İstanbul’da yapıldı.

Ankara, Şubat 2013

Fuar, her yıl Ocak ayının ikinci haftası olarak belirlenen “Enerji Verimliliği Haftası”nda düzenleniyor.

Enerji sektörünün tüm temsilcilerinin ve uzmanlarının bir araya geldiği fuar, Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmelerin izlenebilmesi, sorunların ve üretilen çözüm önerilerinin değerlendirilmesi bakımından çok önemli bir platform.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü tarafından UNDP ile birlikte GEF (Küresel Çevre Fonu) desteği ile yürütülen enerji verimliliği projeleri de fuarda tanıtıldı.

Enerji Verimli Cihazların Piyasa Dönüşümü, Binalarda Enerji Verimliliğini Artırılması ve Sanayide Enerji Verimliliğinin Artırılması projelerinin tanıtıldığı stand büyük ilgi çekti.

Fuar sayesinde projeler, kamu kuruluşlarından özel sektöre, sivil toplum kuruluşlarından vatandaşlara kadar geniş bir kesime ulaşmış oldu.

Ulusal Enerji Verimliliği Fuarı, Türkiye’de enerji verimliliği seferberliğinin en önemli ayaklarından biri olarak nitelendiriliyor.

Orta Gelir Tuzağı'ndan Çıkış: Hangi Türkiye?

Bu bölümde Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu yani TÜRKONFED’in hazırladığı “Orta Gelir Tuzağı’ndan Çıkış: Hangi Türkiye?” adlı rapor hakkında konuşacağız.

Yeni Ufuklar (Y.U.): Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Temsilciliği’nin hazırladığı Yeni Ufuklar programıyla karşınızdayız. Bu bölümde Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu yani TÜRKONFED’in hazırladığı “Orta Gelir Tuzağı’ndan Çıkış : Hangi Türkiye?” adlı rapor hakkında konuşacağız ve konuğum raporun yazarlarından ODTÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ebru Voyvoda. Hoşgeldiniz.

Ebru Voyvoda (E.V.): Hoşbulduk, teşekkürler.

Y.U.: Siz bu ekibin bir parçasısınız Ebru Hanım. Ekipte başka kimler yer alıyordu onları da bir hatırlatalım isterseniz.

E.V.: Elbette. Bu raporun hazırlanmasında, hazırlayan ekipte yer alan, ekibin başkanı Yaşar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erinç Yeldan, daha sonra ayrıca Kalkınma Bakanlığı’ndan Kamil Taşçı ve Mehmet Emin Özsan da benimle birlikte ekibin üyeleri arasında.

Y.U.: Dolayısıyla dört kişilik bir ekip oluşturdunuz uzmanlar ve akademisyenler olarak ve “Orta Gelir Tuzağından Çıkış: Hangi Türkiye?” başlığını taşıyor TÜRKONFED’in adına çıkan bu rapor. İsterseniz önce “Orta gelir tuzağı nedir?” sorusunu cevaplayarak başlayalım. Nedir ve niye önemli bir sorundur size göre?

E.V.: Elbette. Şimdi orta gelir tuzağının ve bu tuzak kavramının net bir tanımı olmamakla birlikte gerek ülkelerin kalkınma serüvenleri ya da büyüme serüvenleri göz önünde bulundurulduğunda gerekse bu serüvenlerin orta noktalarının resmi çizildiğinde aslında orta gelir tuzağı kavramı şöyle bir patika içerisinde ortaya çıkıyor; öncelikle kalkınma serüveninin ilk aşaması tarımdan sanayiye geçiş, işte tarımdaki yığılmış iş gücünün sanayiye ve kentsel bölgelere aktarılmasıyla birlikte hızlı büyüme ve sermaye birikiminin gerçekleşmesi ve sermaye birikimiyle birlikte de bu işgücü verimliliğinin artışının büyümenin temel kaynağı olması olgusu var. Bu (büyüme ya da kalkınma) düşük gelirden orta gelire ülkeleri görece kolay bir şekilde çekebiliyor. Ama serüvenin, büyüme serüveninin ya da kalkınma serüveninin bundan sonrası artık kente köyden ya da kente tarım ya da sanayiye tarımdan geçişin, işgücü akışının yavaş yavaş kısıtlandığı, kentteki yığınlaşmayla ve sermaye yoğunlaşmasıyla birlikte sermaye karlılığının azaldığı, işte ithal teknolojilerin kullanılmasının belirli bir sınıra eriştiği, sermayenin getirisinin belirli bir sınıra eriştiği durumda artık ülke sermayeye dayalı, gelenekselleşmiş, olgunlaşmış teknolojilerle büyüyememeye ya da büyümesi kısıtlanmaya başlıyor.

Y.U.: Burada ülkeleri tarif ediyorsunuz ama bir yandan da illerden de söz ediyoruz, dolayısıyla orta gelir tuzağı diyelim tırnak içinde ülkelerin yanı sıra iller ve bölgeler için de geçerli olan bir sorun olsa gerek.


E.V.: Kesinlikle. Yani farklı farklı ülkeler ya da bölgeler için söz konusu olabileceği gibi bir ülke içindeki iç bölgeler için de bunu tarif etmek mümkün. Dolayısıyla bir noktaya gelindiğinde artık büyüme standart, klasikleşmiş sermaye birikimine dayalı büyümekten çıkıp artık üretkenliği yüksek bir başka şekil alması gerekiyor. İşte biz de o zaman yüksek gelirli ülkelere geçiş olarak tanımlıyoruz bu noktayı. İşte Ar-Ge ile beşeri sermayeyle, eğitimle, işgücünün verimliliğinin artışına ve sermayenin verimliliğinin artışına, teknolojik gelişmeye dayalı bir büyüme haline geliyor. Bunu beceremeyen dolayısıyla bu yüksek gelir grubuna ve artık yeni teknolojili sanayiye geçişi beceremeyen ve bu ortada kalan ülkelere de çok genel olarak orta gelir tuzağına yakalanmış ülkeler diye tanımlamak mümkün.

Y.U.: Kuramsal bir giriş yapmış olduk raporun girişinde, giriş bölümünde de tarif edildiği üzere. Bunu isteyenler TÜRKONFED’in web sayfası üzerinden raporu indirebilirler bu arada, bunu da vurgulayalım. İsterseniz bulgularla devam edelim ve Türkiye özelinde devam edelim. Orta gelir tuzağı diyorsunuz, tuzak dediğimiz zaman tabii bunu açıklamak gerekir. Bir üstte çıkamıyorlar anlamını sanki taşıyor gibi geliyor. Yüksek gelir, orta gelir ve alt gelir grupları, nasıl bir sınıflandırma yaptınız?

E.V.: Çok doğru söylediniz, tuzak kavramı kendi içerisinde arada kalmışlık, yukarıya çıkamamazlığı da ifade ediyor. Literatürde farklı tanımları olmakla birlikte biz de literatürdeki farklı tanımlara göre Türkiye’nin durumunu rapora koymaya çalıştık. Ama daha çok iki çalışmadan yararlandık. Bunlardan bir tanesi Barry Eichengreen ve arkadaşlarının yaptığı tanım. Yine farklı kombinasyonları olmakla birlikte fert başı yurtiçi hasılanın, Amerikan fert başı yurtiçi hasılasının % 58’ine ya da işte 2005 sabit fiyatlarla reel fert başı milli gelirin 16.000 $ seviyesinde olması, bununla birlikte sanayinin katma değer içindeki payının yüzde 23 civarında olması bunu daha netleştiren ve bu kuramsal çerçevesini koyduğumuz kavramı somutlaştıran bir kavram. Yararlandığımız bir başka çalışmaysa orta geliri ve bu tuzağın değerlerini yine rakamsal olarak ifade ediyor. O da 2000 $ ile 7250 $, kişi başı milli gelir açısından arada kalmış bölgeye orta düşük gelir, 7250 $ ve 11750 $ arasındaki bölgeye de orta yüksek gelir olarak tanımlanıyor.

Y.U.: Kuramı bu şekilde koydunuz, kriterleri belirlediniz ve hangi Türkiye diyerek bölgesel analiz yaptınız. Üç farklı Türkiye’den bahsediyorsunuz raporda. On dört şehrin toplamı önemli bir bulgu bizim dikkatimizi çeken, İsviçre, Singapur gibi dünyanın önde gelen ülkelerini geride bırakıyor. Yirmi yedi şehir yoksulluk seviyesinde yer alıyor ve kırk şehir de orta gelir düzeyinden bir türlü çıkamıyor. Bu şehirlerde Artvin’den, Çanakkale’ye, Türkiye’nin doğusundan batısına pek çok yerden farklı özellikte şehirler. Neden bu kentler bir türlü orta gelir tuzağından, sizin ifadenizle, çıkamıyorlar?

E.V.: Çok doğru ifade ettiniz. Aslında hangi Türkiye ve orta gelir tuzağıyla Türkiye’nin genel resmini ilişkilendirmeye çalıştığımızda üç farklı Türkiye ortaya çıkıyor. Bunlardan bir tanesi sanayileşmiş, neredeyse dünya üretim ağlarıyla eklemlenmiş, teknolojik düzeyiyle ve gerek beşeri sermayesi gerek sermayenin niteliğiyle dünya ekonomisiyle eklemlenmekte artık çok zorluk çekmeyen bölgeler. İfade ettiğiniz gibi Kocaeli, İstanbul, Ankara bu bölgelerin başını çekiyor. Temel olarak işte Zonguldak ve Hatay arasında bir eksen çizdiğimizde aslında bu eksenin batısında kalan bölgeler için orta gelir tuzağı çok söz konusu değil. Hatta bu bölgelerin bir kısmı neredeyse ileri teknoloji ile de eklemlenebilecek potansiyele sahip bölgeler. Ama bunun yanında, özellikle gelenekselleşmiş sanayilerin yoğunlaştığı Denizli, Gaziantep, Kahramanmaraş gibi tekstil, giyim, konfeksiyon sanayilerinin, metal sanayinin yoğunlaştığı ekonomiler bu az önce verdiğim tanımlar çerçevesinde orta gelirde yer alan iller ve bölgeler olarak ortaya çıkıyor. Bununla birlikte, sanayinin neredeyse hiç olmadığı, hala geleneksel sanayinin bile yeşermekte zorlandığı, tarımsal ekonominin, beşeri sermayenin niteliğinin düşük olduğu ve tarımsal ekonominin yoğun olduğu illerde özellikle doğu ve güneydoğu illerimizde bir nevi yoksulluk tuzağı dahi söz konusu olabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin geneline baktığımızda, sizin de başlangıçta ifade ettiğiniz gibi, homojen bir resim görmek mümkün değil. Gerek sermayenin niteliği gerek işgücünün niteliği gerekse doğal kaynakların niteliği açısından farklılaşmış bölgelerde farklı tuzaklar söz konusu.

Y.U.: Rapordan bizim dikkatimizi çeken birkaç başka bulgudan da söz edeyim. Türkiye’nin düşük orta gelir düzeyinde elli yıl kaldığına dikkat çekiyor rapor. Bu süre içinde on yedi yıl (geçti) ve düşük orta gelir düzeyine Türkiye 1955’te ulaştı, bu düzeyden elli yıl sonra 2005 yılında çıktığına vurgu yapılıyor. (Raporda) Bunun gibi pek çok bulgu var. Diğer ülkelerle kıyasladığımızda çok kısaca anlatır mısınız Türkiye’nin orta gelir tuzağındaki kentleri için çıkış nasıl mümkün?

E.V.: Aslında bu rapor ve çalışma iki bölümden oluşuyor. Bu tartıştığımız bölüm…

Y.U.: Herhalde ikinci bölüm sonra gelecek.

E.V.: Evet kesinlikle. Biz öncelikle bu ciltte ya da bu raporda durum tespiti yapmak amacındaydık. 2013 yılında çıkacak diğer raporda da aslında bir nevi öneriler paketiyle gelmeyi umuyoruz. Bunun için de bu raporda ortaya koyduğumuz bölgesel nitelikleri yansıtabilecek bir bölgesel modelleme, bölgesel makro-ekonomik modelleme çerçevesinde elimizdeki araçlar ya da politika yapıcıların elindeki araçları ne şekilde uygulanabilir, neler tavsiye edilebilirle daha detaylı çalışmayı planlıyoruz ama ben sizin sorunuza yine de çok geniş bir şekilde ya da çok makro anlamda cevaplandırmaya çalışayım. Söylediğiniz gibi ülkesel deneyimlere baktığımızda aslında Türkiye’nin bu orta gelir tuzağı içinde en uzun kalmış ülkeler arasında yer aldığını görüyoruz. Örneğin bizim kadar, elli yıl ya da elli yılın üzerinde bu tuzakta yer alan ülkeler arasında Bulgaristan ve Kosta Rika var. Ama ifade ettiğiniz gibi örneğin Çin bu tuzaktan on yedi yıl içinde kurtulmayı başarmış ya da orta düşükten orta yüksek gelir grubuna geçmeyi on yedi yılda başarmış bir ekonomi. Keza, Kore yine yirmi yılın altında bu geçiş sürecini tamamlamış bir ekonomi. Şimdi bunlara baktığımızda çok farklı deneyimler ülkeler için farklı deneyimler olmakla birlikte özellikle teknoloji ve teknoloji transferinin (ve) bunun yanında işgücü eğitiminin çok önemli iki kriter olarak beşeri sermayenin ve eğitimin çok önemli iki kriter olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bizimle birlikte 1950’ler ve 1960’larda son derece düşük gelir grubunda yer alan ekonomilerden işte Kore, Malezya gibi ekonomilerin özellikle ortalama eğitim seviyelerini yükselterek ve beşeri sermayenin niteliğini değiştirerek, arttırarak bir çıkış yolu bulabildikleri en azından genel gözlemler arasında.

Y.U.: Buradan da insani gelişmenin yine kilit noktada yer aldığını vurgulamamız mümkün. Teknoloji dediniz, insan sermayesi ve eğitim dediniz. Bu üç noktayı aşmadığı müddetçe ülkelerin bu tuzaktan çıkmaları çok kolay değil. İkinci cildini merakla bekliyoruz. 2013’ün ortasında bir dizi öneriler getirecek bu raporun ikincisi, bunu da vurgulayalım. İsteyenler turkonfed.org sitesinden “Orta Gelir Tuzağından Çıkış: Hangi Türkiye?” raporunun ayrıntılarına ulaşabilirler. Doç. Dr. Ebru Voyvoda, çok teşekkürler programımıza katıldığınız için.

E.V.: Ben çok teşekkür ederim Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Temsilciliği’ne.

Y.U.: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye Temsilciliği’nin hazırladığı Yeni Ufukların bu bölümünün de sonu gelmiş oluyoruz. Program Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi radyosu Radyo İLEF’te hazırlandı. Programımıza podcast formatında iTunes üzerinden, İstanbul’da FM bandında ve internette Açık Radyo’dan, elliye yakın ilde Polis Radyosu’ndan, yayın ağımızdaki üniversite radyolarından, ayrıca undp.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz. Sosyal medya üzerinde kullanıcı adımız UNDP Türkiye. Tekrar görüşmek dileğiyle, hoşçakalın!

Kırsal Kalkınmada Yönetişim

Bu bölümde Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) Şanlıurfa’da yaptığı “Kırsal Kalkınmada Yönetişim” başlıklı bir araştırma hakkında konuşacağız.

Yeni Ufuklar (Y.U.): Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar programıyla karşınızdayız. Bu bölümde TEPAV’ın yani Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın Şanlıurfa’da yaptığı “Kırsal Kalkınmada Yönetişim” başlıklı bir araştırma hakkında konuşacağız. Konuklarım TEPAV’dan Yönetişim Etütleri Programı’ndan araştırmacılar Ülker Şener ve Ragıp Evren Aydoğan. Hoşgeldiniz.

Ülker Şener (Ü.Ş.): Hoşbulduk. Teşekkürler.

Ragıp Evren Aydoğan (R.E.A.): Hoşbulduk. Merhaba.

Y.U.: Siz Kasım 2012’de yaptınız bu araştırmayı, Şanlıurfa’yı seçtiniz bu araştırmayı yapmak için. Kırsal kalkınmada yönetişim mekanizmalarının nasıl işlediğini ve hangi araçların kullanıldığını ortaya koymaya çalıştınız ve amacı da Şanlıurfa’daki kırsal kalkınma araçlarının nasıl kullanıldığını ortaya koymaktı. Dokuz kurumla görüştünüz bu araştırmayı yaparken, hemen sormak istiyorum neden Şanlıurfa’yı seçtiniz? Sizinle başlayalım lütfen Ülker Hanım.

Ü.Ş.: Neden Şanlıurfa’yı seçtik aslında Şanlıurfa’da biz dokuz kurumla görüştüğümüzde kurumların da bize sorduğu ilk soru buydu. “Neden Şanlıurfa’yı seçtiniz, neden buradasınız, Türkiye’de başka bir il yok muydu?” diye sordular. Buna bizim iki cevabımız vardı: Bunlardan bir tanesi Urfa’nın nüfus yapısı ile ilgili bir sorun söz konusu, ikincisi de nüfus yapısına bağlı olarak (ve) ekonomik yapısından kaynaklı olarak biz Urfa’yı seçmiştik. Nüfus yapısından kastettiğimiz şey şu, Türkiye’de aslında kırsal nüfus azalıyor, köy nüfusu azalıyor ve en son verilere göre Türkiye’de kırsal nüfus oranı yüzde 23, bir 2011 verisi bu. Ancak Şanlıurfa’ya baktığımızda 2007 yılında nüfusun yüzde 40’ı kırsal alanda yaşarken 2011 yılında bu yüzde 45’e çıkıyor. Yani Urfa’nın tersine Türkiye’de kırsal nüfus 2007’de yüzde 30 iken yüzde 23’e geriliyor, Şanlıurfa’da ise yüzde 40’tan yüzde 45’e yükseliyor.

Y.U.: Yani Türkiye’nin tam tersi bir trend söz konusu. Kırsal nüfusu oransal olarak artan belki de tek veya birkaç ilden biri diyebiliriz.

Ü.Ş.: Ben de öyle düşünüyorum. Muhtemelen tek ildir yani diğer illere çok fazla bakmadık. İkincisi bu nüfus yapısıyla ilgili Türkiye’de kırsal nüfusla ilgili önemli bir sorun (da) aslında kırsal nüfusun yaşlandığı, köylerde sadece yaşlıların kaldığı ve bu nedenle kırsal alandaki ekonomik faaliyetlerin de bu yaşlı nüfustan etkilendiği üzerine. Fakat, Urfa’da yaşlı bir kırsal nüfusla karşı karşıya değiliz, tam tersine gençlerin olduğu bir kırsal nüfus söz konusu. Bunu da doğum oranlarına baktığımızda görüyoruz. Urfa’nın çok üstünde bir doğum oranı. Kırsal köylerde, Urfa’nın köylerinde doğum oranı yüzde 4,4 ve bu Türkiye ortalamasının da üstü Urfa’nın (ortalamasının) da üstü. Bu nedenle, bu iki ayırt edici nedenden kaynaklı aslında biz Urfa’yı tercih ettik.

Y.U.: Urfa’nın seçilmesinin başlıca sebepleri böylece anlatmış olduk ama biraz da isterseniz arka plandan bahsedelim çünkü siz bir kırsal kalkınma araştırması yaptınız ve elbette bu demografik nedenlerin dışında orada bir kırsal kalkınma tablosu olmalı ki orayı seçmiş olmalısınız. Bunu da anlatır mısınız, Urfa’da nasıl bir tablo var ki bu araştırmanın yapılması için orayı seçmek gerekiyor?

Ü.Ş.: Nüfus yapısının yanında aslında ekonomik yapı da önemli. Türkiye’de ekonomide sanayiye doğru bir kayış söz konusu ve hizmet sektörüne doğru bir kayış söz konusu. Urfa’da hala tarım ağırlıklı bir ekonomi var ve gelişen sanayi de aslında tarımla bağlantılı olarak gelişen bir sanayi. Bu nedenle hani ekonomik yapıyla nüfus yapısını yan yana getirdiğimizde neden Urfa sorusuna cevap üretmiş oluyoruz. Şimdi altyapısına baktığımızda aslında kırsal kalkınma kırsalda yaşayan dezavantajlı nüfusun dezavantajlı kesimlerin yaşam koşullarının iyileştirilmesini hedefler. Urfa’ya baktığımızda aslında göstergeler de bize Urfa’nın (bu kriterler dâhilinde) kötü olduğunu gösteriyor. Örneğin 1973’te gelişmişlik durumu 42. sırada olan Urfa, 2011 yılında 72. sıraya geriliyor. Köyle kent arasındaki ayrımlar çok fazla Urfa’da. Bunu biraz önce söylemiştik hani köyde eğitime erişim noktasında sorunlar söz konusu. Türkiye’de genel olarak kıra baktığımızda kente baktığımızda kırsal yoksulluk çok fazla. Türkiye’nin iki katı yani kentlerle karşılaştırıldığında Türkiye’de kırsal yoksulluk kentsel yoksulluğun iki katı düzeyinde ve bu nedenle kırsal kalkınmaya ya da kıra yönelik özel politikalara ihtiyaç duyuyor Türkiye.

Y.U. : Şimdi tam bu noktada ben Evren Beye dönmek istiyorum. Kırsal kalkınmada yönetişim mekanizmalarını incelemek amacıyla sahaya gittiniz orada araştırmada bulundunuz ve dokuz kurumla görüştüğünüzden bahsettim ama nasıl bir yöntem izlediniz oradaki tabloyu ortaya koymak için?

R.E.A.: Şuradan başlayalım dilerseniz, zihnimizdeki en önemli kavram koordinasyondu yola çıkarken. Yani bundan neyi kastediyoruz; bir yatay koordinasyondan bahsedebiliriz bir de dikey koordinasyondan bahsedebiliriz. Kırsal kalkınma alanında kamu kurumları tarafından yapılan çalışmaların hangi türden süreçlerde organize edildiğini anlamaya çalışmak için gittik. Bu süreçler içinde de kurumlar arasında koordinasyon mekanizmaları kendiliğinden mi oluşturuluyor yoksa belli bir strateji üzerinden mi oluşturuluyor, hedefe yönelik mi, sorunları mı tespit ediyor yoksa çıkan sorunlara acil çözüm bulmak üzere mi politikalar üretiliyor ona bakmak için gittik. Dolayısıyla, gittiğimizde de bu dokuz kurumun içinde Tarım İl Müdürlüğü, Tarımsal Kalkınmayı Destekleme Koordinatörlüğü ki şu anda sanırım Başkanlığı da oraya taşınan GAP İdaresi Müdürlüğü, Valilik bünyesinde SODES, Sosyal Destekleme Sisteminin parçası, Ziraat Odası, Üreticiler Birliği ile teker teker görüştük.

Y.U.: Kalkınma Ajansı ile de değil mi?

R.E.A: Evet, Karacadağ Kalkınma Ajansı’nın yatırım ofisi, merkezi Diyarbakır’da olan. Bizim için de üzücü olan bir eksikliği iletmek gerekir. Bir köylü kooperatifi, köylü üretici kooperatifine de ulaşmak gayemizdi. Bu konuştuğumuz dokuz kurumdan bir isim ya da bu türden organize olmuş kendi çıkarlarını savunan, sorunlarını anlatan bir kooperatifle de görüşmek istedik ancak ulaşmak imkânımız olmadı. Daha sonra (Ankara’ya) döndüğümüzde, sempozyumumuzda paydaşlarımızla paylaştığımızda çok etkili olmasa da birkaç kooperatif olduğunu öğrendik.

Y.U.: O zaman başta çizdiğiniz tablonun üzerine bir de örgütlülük problemini ekliyoruz. Demografi problemi var, bunun yarattığı sosyal problemler var. Kırsal kalkınmayla ilgili bu ciddi sorunların üstüne de örgütlenme problemi.

R.E.A.: İkinci olarak oraya gelecektim zaten. Bir kurumların koordinasyon sorunu bir de asıl kırsal kalkınma politikalarının ve bahsettiğimiz gelişmişlik düzeylerinin konusu olan köylülerin, kırsal üreticilerin örgütlenip örgütlenemedikleri, haklarını savunup savunamadıkları konusunda sorularla gittik zihnimizde.

Y.U.: Şimdi sizin bu araştırmanızın pek çok bulgusuna tepav.org.tr adresinden ulaşmak mümkün ve siz bunu bir kitaba dönüştürmeyi hedefliyorsunuz bildiğim kadarıyla. Bizi dinleyenler #yeniufuklar etiketiyle konu hakkındaki görüşlerini Twitter üzerinden iletebilirler. Bunu da vurguladıktan sonra işin en heyecanlı aşamasına yani sonuçlara geçmek istiyorum. Çok kısaca özetler misiniz aldığınız sonuç neydi acaba bu araştırmanın sonucunda?

Ü.Ş.: Bu araştırmanın aslında birkaç tane sonucu var. Bunlardan bir tanesi kıra yönelik, Türkiye’deki kırsal kesim örgütsüz ve örgütlenmesi gerekiyor, kendi sesiyle konuşması gerekiyor, kendi sesini duyurması gerekiyor, çünkü politika üretim sürecine baktığımızda Türkiye’de aslında kırsal politikanın merkezde belirlendiğinin, yani Ankara’dan belirlendiğinin ve bunun yerele empoze edildiğini görüyoruz. Ankara nasıl belirliyor Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde hani belli taahhütler var onlara bakıyor, Dünya Bankası var, IMF var ve benzeri. Birincisi, bizim tespit ettiğimiz sorun şuydu; kırsal kalkınmaya ilişkin politikalar yerelde belirlenmeli bu nedenle daha fazla yerelleşme diyoruz. İkincisi yerel derken sadece yereldeki kamu kurumlarını kastetmiyoruz, yerelde bulunan insanların ve örneğin mevsimlik tarım işçileri de buna dahil, küçük köylülük de buna dahil, bunların kendi seslerini duyurması, örgütlenmesi ve politika üretim sürecine aktif olarak katılması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü kalkınma zaten insan odaklı bir yaklaşımdır. Biz kalkınma derken bunu kastediyoruz insanın gelişmesini anlıyoruz kalkınmadan.

R.E.A.: Başta söylediğimiz gibi iyi niyetli çabaların olduğu kesin hem Odalar bağlamında hem de kamu kurumları bağlamında. Ancak sistematik ve formel bir koordinasyon mekanizması yok. Yani ne demek bu, genel bir kırsal politikayla ilgili, örneğin ayda bir toplanan bir mekanizma yok. Ama diyelim bir destek politikası ile ilgili ya da o sene yaşanan bir felaketle ilgili kurumlar bir araya gelebiliyorlar. Dolayısıyla enformel bir koordinasyon mekanizması var. Genel eksiklikten de belki kaynaklı STK’lar bunun içinde bulunamıyor maalesef, çok sınırlı bir şekilde bulunuyor. Daha çok yerel idarecinin, daha çok Vali Beyin inisiyatifi ile kurumların bir araya geldiğini görüyoruz. Şimdi bu bize neyi getiriyor; aynı örgütlülük meselesi ile iç içe katılımcı süreçler yok, yani özel olarak kırsal kalkınma anlamında genel olarak da bir yönetim anlayışı çerçevesinde katılımcı bir mekanizmayla sorunlar tespit edilip politikalar ona göre belirlenmiyor. Ülker Hanımın ifade ettiği gibi daha çok merkezden belirlenen ki bu merkez Ankara’da olabilir, Urfa merkezindeki Tarım İl Müdürlüğü’nden Ceylanpınar’a ilişkin program belirlenmesi de olabilir.

Y.U.: Katılımcılık zaten bizi örgütlülük problemine tekrar geri götürüyor. Koordinasyondan söz ettiniz, âdem-i merkeziyetçilik önerisinden söz ettiniz. Bir sistem eleştirisi getirdiniz ve elbette getirdiğiniz her bir eleştirinin tersine okunduğunda bir çözüm önerisi olarak da anlamamız mümkün değil mi?

R.E.A.: Evet, aynen.

Y.U.: Umarız bu çalışmanız bu tartışmaya bir katkıda bulunur ve yereldeki kapasite de güçlendirilerek sözünü ettiğiniz ideal sisteme ulaşmış oluruz. Çok teşekkürler. TEPAV’dan Yönetişim Etütleri Programı’ndan araştırmacılar Ülker Şener ve Ragıp Evren Aydoğan’dı konuklarımız. Ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye Temsiciliği’nin hazırladığı Yeni Ufuklar’ın bu bölümünün de sonuna gelmiş oluyoruz. Programı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi radyosu Radyo İlef’te hazırladık. Programımıza podcast formatında iTunes üzerinden, İstanbul’da FM bandında ve internette Açık Radyo’dan, elliye yakın ilde Polis Radyosu’ndan, yayın ağımızdaki üniversite radyolarından, ayrıca undp.org adresinden ulaşabilirsiniz. Sosyal medya üzerinde kullanıcı adımız “undpturkiye”. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.

2015 Sonrası Kalkınma Gündeminde Çevresel Sürdürülebilirlik

Bu bölümde, 2015 Sonrası Kalkınma Gündemi’nin dokuz tematik alanından biri olan çevresel sürdürülebilirlik hakkında konuşacağız.

Yeni Ufuklar (Y.U.): Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar programıyla karşınızdayız. Bu bölümde 2015 Sonrası Kalkınma Gündemi’nin dokuz tematik alanından biri olan çevresel sürdürülebilirlik hakkında konuşuyoruz ve konuğumuz UNDP’ den Sürdürülebilir Kalkınma Uzmanı Alper Acar. Hoşgeldiniz.

Alper Acar (A.A.): Hoşbulduk.

Y.U.: Siz aynı zamanda daha önce de Türkiye 2012 Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı Hazırlıklarının Desteklenme Projesi’nde de yönetici olarak bulundunuz. Şimdi de, geçmişten gelen tecrübeleriniz doğrultusunda, sürdürülebilir kalkınma konusunda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na destek veriyorsunuz. İsterseniz öncelikle şu anki durumla başlayalım. Çevresel sürdürülebilirlik alanında, Binyıl Kalkınma Hedefleri çerçevesinde dünyada ama özellikle Türkiye’de nasıl aşamalar kaydedildi; neredeyiz şu an itibariyle?

A.A.: Çevresel sürdürülebilirlik anlamında baktığımızda, aslında 1960’ların sonunda ekolojik kriz olarak tabir döneme kıyasla bugün aslında birbiriyle bağlantısız olduğunu düşündüğümüz birçok farklı konunun aslında birbirini etkilediğini, birbirinin içerisinde olduğunu, birbirini beslediği ve zayıflattığının bilindiği bir döneme gelmiş bulunuyoruz. Tabi ki bu süreç otuz yıla yayılan bir süreç. Sürdürülebilir kalkınmanın kurumsallaştığı 1992 Rio Zirvesi’nden bu yana küresel ölçekte oldukça önemli gelişmeler kaydedildi. Bildiğiniz gibi bu iletişim teknolojilerinin gelişmesi, bilimdeki ve teknolojideki gelişmeler bize insanın yaşam kalitesini yükseltecek birçok fırsat da yarattı. Ama bu gelişmeler bir yandan da çevre kirliliği, ekosistemlerin kaybı, biyolojik çeşitlilik kaybı dediğimiz bir takım maliyetler de yarattı. Aslında son 20 yıla baktığımızda şu anda bu çelişkileri yaşadığımız bir dönemdeyiz. Biliyorsunuz, sürdürülebilir kalkınma konusunda on yılda bir yapılan zirveler var. 1992’de Rio, 2002’de Johannesburg’de ve en son 2012’de yine Rio’da yapıldığı için Rio+20 olarak tariflenen bir süreç. Aslında tarihsel anlamda baktığımız zaman bunların öğrenme süreçlerini de bize gösterdiğini görüyoruz. İçerisinde bulunduğumuz 2015 Sonrası Kalkınma Gündemi de bu öğrenme süreçlerinin sonuçlarından bir tanesi. İlk 92 Rio Zirvesi’nde Gündem 21 kabul edildiği zaman katılım ve yönetişim kelimesi hayatımıza girdi. Tabi uluslar arası camia: uluslar, ülkeler ve kurumların bu katılımı hem kendi içlerinde hem de uluslararası süreçlerde sindirmeleri biraz vakit aldı. Öğrendik; daha önce insanlar bu süreçlere sadece izleyici olarak katılırken şu anda aktif olarak düşüncelerini söyleyebildikleri, bir takım politikaları yönlendirebildikleri bir aşamaya gelmiş durumdayız.

Y.U.: Tabi kalkınmadan söz ettiğimi zaman çevre faktörünün göz ardı edilmemesi gerekiyordu. Bunun yanına sürdürülebilirlik ve sizin de bahsettiğiniz gibi katılım faktörü eklendi. Bunlar da muhakkak iç içe tartışılması gereken konular. Bizi dinleyenlere hatırlatmak açısından şunların altınız çizmekte fayda var: 2015 Sonrası Kalkınma Gündemi küresel düzeyde on bir tema üzerinde, Türkiye’de ise dokuz tematik alan etrafında tartışılıyor. Türkiye 2015 sonrasını tartışan elli ülkeden birisi. Sizin alanınız olan çevresel sürdürülebilirlik de bu dokuz tematik alandan biri. Binyıl Kalkınma Hedefleri 2000 yılında belirlenmişti, biraz değindiniz. Bu hedeflerin 2015’e kadar süresi var. 2015 ‘ten sonra küresel kalkınma anlamında biz neyi konuşacağız? Çevresel sürdürülebilirliğe bu anlamda yaklaşmamızda da fayda var.

A.A.: 2015 sonrasında konuşacaklarımızın bir kısmı belirli bir kısmı da belirsiz. Bildiğiniz gibi Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin taahhüt süresi 2015 yılında doluyor. En son yapılan Rio+20 zirvesinde şöyle bir yol haritası çıkı: önümüzdeki iki üç yıllık süreci, tüm ülkeler için geçerli olabilecek daha sürdürülebilir olan hedefler oluşturmak. Tabi bunun yanında izleme mekanizmaları ve göstergeler de olsun. Dolayısıyla, Binyıl Kalkınma Hedefleri sürecinde edindiğimiz dersler ve karşılaştığımız zorlukları değerlendirerek 2015 Sonrası için kalkınma hedefleri oluşturmaya ve buna yönelik de uluslar arası ölçekte ortak hareket etme, güçlü birliği yapma veya bir takım uluslar arası fonları daha doğru alanlara kanalize etmek için bir yol haritası çıktı diyebiliriz. Tabi bu, belirli olan kısmı. Belirsiz olan kısmı ise bu hedefler zincirinin içinin nasıl doldurulabileceği. Az önce öğrenme sürecinde bahsettik. Daha önce bu tür hedefler belirli bir uzman grubunun hazırladığı hedeflerden oluşuyordu. Birleşmiş Milletler, bu sistemdeki bir takım aksaklıkları gördüğü için daha halkın katılımına açık ve daha tabandan tavana yükselebilecek bir süreci başlatmak istedi. Bu ulusal istişare süreçlerinin temel amacı da aslında sorunlarla günlük hayatlarında birebir karşı karşıya kalan ve bu nedenle çözüm üretebilecek insanların veya kurumların fikirlerini alabilmek. Dolayısıyla tematik alanda ve içerik anlamında 2015 sonrası için neler tartışacağımız, nelerin hedef olarak konması gerektiği bu paydaşlarla yapılan danışma toplantılarının sonucunda belirlenecek. Bir yandan da paralel olarak uluslararası hükümetler arası görüşmeler de sürecek ama temel olarak bu süreçte söyleyebileceğimiz şeyler aslında gerçekten gündeme gelebilecek, belki politikacıları ve bilim adamlarını yönlendirebilecek konular olacaktır.

Y.U.: 2015 Sonrası Kalkınma Gündeminde geleceğe ilişkin önerileri ve söyleyecek sözü olan herkesin görüşlerinin alınması hedefleniyor. 'Çevresel sürdürülebilirliği sağlama, sekiz tane olan Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin yedincisi. Türkiye'nin durumuna baktığımızda, örneğin Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin birincisi olan aşırı yoksulluğun önlenmesi, üçüncü hedef olan kadının güçlendirilmesi ve kadın temsili ve sizi de ilgilendiren yedinci hedef çevresel sürdürülebilirlik konusunda Türkiye'nin yumuşak karnı olduğunu söyleyebiliriz. Şu anki durumdan biraz bahsettik ama Rio+20 bağlamında devam edelim. Haziran ayında Rio’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı'nın bı kalkınma tartışmalarında dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. Sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin, az önce sözünü ettiğim Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin yerini alması burada kararlaştırıldı. 2015 sonrası kalkınma gündemiyle de ilişkilendirerek biraz bu süreçten bahsedelim. Türkiye'deki istişare süreci nasıl yürüyor acaba?

A.A.: Türkiye'deki istişare süreci, az önce bahsetmiş olduğunuz dokuz tematik alan üzerinde yürüyor. Tabi bunlar öncelikle konu bazında işin paydaşı olan sivil toplum örgütleriyle, özel sektör ve akademiden katılımcılar ile tartışılacak. Daha sonra da yerel ölçekte de insanların görüşleri alınmaya çalışılacak. Tabi buradaki temel felsefe sesini duyuramayan grupların veya kişilerin sesini yükseltebilmelerini sağlamak. Bu süreç görüşler alındıktan sonra 2013'ün başlarında tamamlanacak. Daha sonra bu bir rapor haline getirilip hükümetler arası müzakere süreçlerine dahil edilecek. Ondan sonraki süreç, politikacıların veya hükümet görevlilerin inisiyatifinde olacak.

Y.U.: Rio +20'nin üzerinden 1,5-2 yıl geçtikten sonra yeni kalkınma gündemi de küresel olarak şekillenmiş olacak. Siz de geçtiğimiz haftalarda Ankara'da çevresel sürdürülebilirlik konulu tematik bir toplantı düzenlemiştiniz. Bu toplantıdaki gözlemleriniz nasıl oldu? Kimler katıldı ve nasıl çıktılar elde edildi?

A.A.: Hem küresel camia olarak hem ulusal örgütler olarak ortak bir akla ulaşmışız diyebiliriz. Bu bağlantıyı nasıl kurduğumuza gelirsek: Rio+20'nin bizim hayatımıza getirdiği ve önümüzdeki iki üç yılı dolduracak bir takım konular var. Bunlardan bir tanesi bahsettiğimiz gibi sürdürülebilir kalkınma hedefleri. Rio'dan çıkan en önemli şeylerden bir tanesi de insanın refahını ölçmek için gayri safi milli hasılayı tamamlayacak bir takım göstergelerin gelmesi. Çünkü bildiğiniz gibi gayri safi milli hasıla maddi bir değeri ifade eder. Ancak her parası olan mutlu olmayabilir; sağlıklı bir çevrede yaşamayabilir veya kendi kararlarını verecek seçeneklere sahip olmayabilir. Dolayısıyla böyle bir gayri safi milli hasıla yaklaşımını tamamlayacak bir süreç de başlatılıyor.

Y.U.: Yani kalkınmayı ve gelişmeyi nasıl ölçeceğimiz belirlenecek.

A.A.: Aynen. Bir diğeri sürdürülebilir kalkınmanın finansmanı konusundaki temel problem. Yani biz belli hedefler koyacağız ama finansman anlamında ne yapacağız? Biliyorsunuz, dünyanın son yıllarda yaşadığı ekonomik kriz birçok şeyi sekteye uğrattı. Ulusal camia, daha yenilikçi finansman kaynaklarının neler olabileceğini tartışacak. Bilgi ve teknolojinin hem ulusal hem Uluslar arası düzeyde paylaşılmasını hedefleyen bir süreç başlayacak. Bizim 28 Kasım'da yaptığımız çalıştaya baktığımız zaman da aslında paydaşların görüşlerinin veya çözüm önerilerinin bu çıktılarla paralel olduğun görüyoruz. Örneğin biz hem sosyo-ekonomik politikaların sürdürülebilirlik üzerine ne gibi etkileri olduğunu hem de bir yandan da çevresel sürdürülebilirlik politikalarının uygulanmasında karşılaşılan engelleri tartıştık. Sadece sorunlardan bahsetmek yetmiyor; bir şeyleri değiştirmek istiyorsak elimizdeki fırsatları da tartışmamız gerek dedik. Bu yüzden elimizdeki fırsatlar çerçevesinde olaylara bakmaya çalıştık. Daha sonra da gündemimize almamız gereken temel mesajların neler olabileceğini formüle etmeye çalıştık. Belirli ortak hedeflerin konulması paydaşların görüşleri içerisinde de çıktı. Yine paydaşların önerileri doğrultusunda, insan refahını ölçecek bir takım göstergelerin olması gerektiği ortaya çıktı. Tabi finansman her zaman bir sorun olduğu için o da çıktı. Katılımcıların yerel siyaset hakkındaki de önerilerini aldık. Orada aslında çok ilginç şeyler de çıktı. Bunlardan da biraz bahsetmek isterim. Sürdürülebilir kalkınma komitesi veya konseyi gibi ulusal düzeyde yapılar var bazı ülkelerde. Bunlar bu tarz politikalardaki yönlendirmeyi ve koordinasyonu sağlar. Katılımcıların bazıları, yereldeki bu tip örgütlenmelerin de belediye meclislerinin bir parçası olarak yer almasının gerektiğini söylediler. Bu güzel bir öneriydi mesela. Daha sonra içerisinde olduğumuz bu dinamik gündemde paydaşların görevlerinin neler olabileceğini de tartıştık. Örneğin sivil toplum örgütlerinin ulusal ölçekte bir takım faaliyetleri izleyebilecekleri bir mekanizmanın oluşturulması gerektiği ortaya konuldu. Bu da çok güzel bir nokta.

Y.U.: Başta da bahsettiğiniz gibi hem çevre, hem sürdürülebilirlik, hem katılım hem de yönetişim var. Sizin başlığınız olan sürdürülebilir çevre bunların hepsini bir arada bulunduruyor. Türkiye'de dokuz tematik alanda istişareler devam ediyor. Bu istişarelere katılmak isteyenler, bizi dinleyenler #2015sonrasi etiketini kullanarak Twitter üzerinden bu tartışmaya katılabilirler. 2015Sonrasiturkiye.org bir adres var. Bu adres üzerinden ankete katılabilir ve küresel kalkınma gündemi tartışmasına katkıda bulunabilirler. Instagram üzerinde, farkındalığı artırmak için bir fotoğraf yarışması açıldı. 2015Sonrasi.org adresi üzerinden de bu yarışmaya katılmak mümkün. Dokuz tematik alanda raporlar hazırlanacak. Türkiye'nin katkısı 2013'ün ik aylarında Birleşmiş Milletler'e sunulacak. 50 ayrı ülkeden gelecek üst düzey panel bunları değerlendirecek. 2013 ve 2014 boyunca bu tartışma devam edecek.2015 Sonrası kalkınma gündemi de böylece oluşmuş olacak. Bugünkü konuğumuz UNDP'den Sürdürülebilir Kalkınma Uzmanı Alper Acar idi. VeBirleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar’ın bu bölümünün de sonuna gelmiş olduk. Programı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyosu Radyo İlef’te hazırladık. Programımızı FM bandında ve internette Açık Radyo’dan; Polis radyosundan, yayın ağımızdaki üniversite radyolarından; podcast formatında ITunes üzerinden ayrıca undp.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz. Sosyal medya üzerinde kullanıcı adımız undpturkiye. Tekrar görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.

UNDP Türkiye'deki İş İlanları

Katkıda Bulunanlar

Katkıda Bulunanlar

Editör: Faik Uyanık
Asistan: Nazife Ece
Stajyer: Gülşah Balak
Bu sayıya katkıda bulunanlar: Ceyda Alpay, Deniz Tapan, Gönül Sulargil

 

 

UNDP Türkiye’yi takip edin:

© 2013 UNDP Türkiye
Yeni Ufuklar’ın tüm hakları UNDP Türkiye’ye aittir. Yeni Ufuklar dergisinin kaynak gösterilmesi ve ilgili linkin verilmesi kaydıyla dergiden alıntı yapılabilir.