Sayı: 47
Ünlü çocuk şarkısında dendiği gibi “gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüz...” Türkiye’nin en doğusunda bulunan Kars’ın etrafında Türkiye vatandaşlarının bile henüz gidip görmediği fakat turizm sektörünün geliştirilmesine katkısı olabilecek birçok köy yer alıyor. Hali hazırda Türkiye’nin çesitli bölgelerinde oldukça yaygın olan ev pansiyonculuğu ve şimdi de özgün doğal ve tarihi varlıklara sahip Kars köyleri icin mükemmel bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor. Birlesmis Milletler’in çeşitli birimlerinin bir araya gelerek kültürel zengiliklere sahip bu bölgenin turizm sektörünü geliştirmek icin beraber çalışmalarından daha keyifli ne olabilir?
Türkiye’nin birçok bölgesinde oldukça yaygın olarak uygulanmakta olan ev pansiyonculuğu için Kars’ın köyleri de kendilerine has doğal ve tarihi değerleriyle önemli bir potansiyel taşıyorlar. 5–12 Ekim haftasında Kars ve köyleri sadece güneşli sonbahar günlerine değil ‘Doğu Anadolu’da Kültür Turizmi İçin İttifaklar Birleşmiş Milletler Programı' kapsamında gerçekleşen eğitim çalışmalarına da ev sahipliği yaptı.
5 Ekim’de başlayan turizm eğitim programında Kars’ta turizm sektörü çalışanları, yöneticileri ve ev pansiyonculuğu konusunda bilgi edinmek isteyen köylülerden oluşan 263 kişilik bir grup Kültür ve Turizm Bakanlığı eğitimcileri tarafından verilen bir kapasite geliştirme eğitim programına katılma şansı buldular. İşbaşı Eğitimi Kursu, Yöneticileri Eğitici Olarak Yetiştirme Kursu ve Sosyal Davranışlar Semineri başlıkları altında yapılan eğitimlere katılanların yüzde 38’i kadınlardan oluşuyordu. 10 Ekim’de Yöneticileri Eğitici Olarak Yetiştirme Kursu’na devam edenler katılım sertifikalarını Kars Vali Yardımcısı Murat Demir ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü’nden Genel Müdür Mahmut Evkuran’ın da katıldığı bir törenle aldılar.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan iki uzman ev pansiyonculuğu konusundaki bilgilendirme seminerlerine Çıldır Gölü kıyısındaki üç köyden başladılar. Taşbaşı, Doğruyol ve Çanaksu köyleri Doğu Anadolu Bölgesi’nin ikinci büyük gölü olan Çıldır’ın kıyısında uzanıyorlar. Yaz aylarında popüler bir gezi mekânı olan göl, lezzetli tatlı su balıklarına, birçok farklı kuş türüne ve bitki örtüsüne de ev sahipliği yapıyor. Göl kenarındaki üç köyden toplam 38 kadın ve 43 erkek ev pansiyonculuğu nedir, köylerine ne kazandırabilir ve altyapısı nasıl hazırlanır konuları üzerine kapsamlı bilgilere sahip oldular.
Bilgilendirme seminerlerinin ikinci gününde ziyaret edilen Boğatepe Köyü’nde 16 kadın ve 6 erkekten oluşan bir grup köyün ilkokulunda toplanmıştı. Hali hazırda bölgenin zengin florasında yer alan çeşitli bitkileri ve çiçekleri tıp ve kozmetik sektörleri için tamamen organik yöntemlerle yetiştiren Boğatepe köylüleri ilk ev pansiyonculuğu denemelerini de geçtiğimiz aylarda Fransa’dan gelen bir grupla gerçekleştirdiklerini belirttiler. Kurmuş oldukları Çevre ve Yaşam Derneği ile örgütlenme konusunda önemli bir adım atan Boğatepe köylüleri bilgilendirme semineri sonrasında ev pansiyonculuğu konusunda daha kapsamlı bir eğitim almak için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurmaya hazırlanıyor.
Kış sporları turizmi alanında gün geçtikçe artan bir ilgi gören Sarıkamış ilçesinin Hamamlı köyünde de ev pansiyonculuğu konusunda bilgilendirme semineri düzenlendi. 24 kadın ve 26 erkekten oluşan köylülerin yanı sıra civar köylerden gelen 9’u kadın 15 öğretmen de seminere büyük ilgi gösterdi.
Seminerlerde Kars halkının turizm beklentilerini geliştirebilmesi için bölge ekonomisinin ve kültürünün kalkınması konusunda bilgilendirilmesi ihtiyacı bir kez daha ortaya çıktı.
Kars’ın benzersiz kültürel mirası
Haftayı bitirirken, 8-9 Ekim tarihlerinde Ortak Program çerçevesinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Kafkas Üniversitesi’nin katılımıyla bir çalıştay düzenledi. Kars’ta somut olmayan kültürel mirasın haritalandırılması için Kafkas Üniversitesi öğrencileri tarafından yapılacak alan çalışmasına hazırlık amacıyla düzenlenen çalıştayda, bakanlık uzmanları tarafından çalışmayı yürütecek öğrencilere bir eğitim verildi. Somut olmayan kültürel miras kavramı, insanlığın binlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktararak yaşattığı edebiyat, sanat, şölen, bilgi ve becerilerinden oluşan ortak belleği ifade ediyor. Tarih boyunca çeşitli kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Kars da bu bağlamda çok zengin bir somut olmayan kültürel miras barındırıyor.
Konu misafirperverlik olunca kendine has doğal ve kültürel güzellikleriyle ve zengin tarihiyle Kars’ın bir eksiği olduğunu söylemek zor. Kars’ta turizm sektörünün gelişmesini ve ilde bu alanda hem istihdamı hem de geliri artırmayı hedefleyen ‘Doğu Anadolu’da Kültür Turizmi İçin İttifaklar Birleşmiş Milletler Ortak Programı’ düzenlediği eğitim ve seminerlerle tarihi ve doğal miras potansiyelinin daha etkin değerlendirilmesi konusunda kapasitesini geliştirmeyi planlıyor.
[BAGLANTILAR]
Ödül 26 Ekim 2009 tarihinde Güney Kore’nin Busan kentinde düzenlenen törende takdim edildi.
Türkiye’de kapsamlı bir gençlik politikasının eksikliğini konu alan ve kamu kurumları ile sivil toplum arasında koordinasyon sağlanmasının ilerleme için zorunlu olduğunu savunan rapor, Türkiye’nin 5 milyon “görünmez” gencini ülke gündemine taşımıştı. Geleneksel olarak gençliğe, “dinamik, sağlıklı, orta sınıf öğrenci kesimi” gözüyle bakılırken, “görünmez olanlara” dikkatleri çeken Ulusal İnsani Gelişme Raporu, gençlerin tamamına “dinamik, sağlıklı ve hatta öğrenci” olmak için eşit olanaklar tanınıp tanınmadığını sorgulayarak Türkiye’deki gençlik algısını değiştirdi. Raporun hazırlanmasına, gençlerin yanı sıra, kamu görevlileri ve akademisyenler de katkıda bulunmuştu.
Türkiye’deki gençliğin genel bir fotoğrafını çeken bu ulusal rapor, gençlik konusunda ülkede çeşitli düzeylerde yürütülen tartışmalara gözle görülür katkılar sağladı. Rapor ayrıca, eğitime yatırım yapmak ve yüksek getirili istihdam olanakları yaratmak suretiyle bugünün gençliğini yarının zorlu koşullarına hazırlamak ve kritik bir demografik fırsat penceresinden yararlanmak üzere ülkenin dikkatinin konuya yönelmesine yolaçtı. Basımından bu yana geçen zaman diliminde Ulusal İnsani Gelişme Raporu’na, Türkiye’de gençlik alanındaki hemen hemen tüm çalışmalarda, gençliğe ilişkin haberlerde ve ilgili tartışma platformlarında sık sık atıfta bulunuldu. Rapor ayrıca ortaya koyduğu önerileri hayata geçirmek üzere ortaklaşa çalışacak birçok gençlik örgütünün de bir araya gelmesini sağladı. Şimdi ise bu gençlik örgütleri, hükümetin, raporun bulgularına dayanarak oluşturacağı gençlik politikasının hazırlanmasında rol alıyor. Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak, göreve geldikten sonra harekete geçerek Türkiye’nin ilk gençlik politikasını hazırlamak üzere bir komisyon oluşturmuştu.
İnsani Gelişme Mükemmeliyet Ödülleri için süregelen çekişmeli yarışma, aday gösterilme sürecinden UNDP içinde ve dışında bir dizi değerlendirmeye dek çok sayıda aşamadan oluşuyordu. Oxford Yoksulluk ve İnsani Gelişme Girişimi Direktörü; OECD eski Baş İstatistikçisi; UNDP Latin Amerika İnsani Gelişme Sanal Okulu Direktörü; New School ve Oxford Üniversitesi profesörleri ve çok sayıda saygın uzmanın aralarında bulunduğu dış değerlendirme ekibinin görüşleri alındı.
Diğer kategorilerde 2009 İnsani Gelişme Mükemmeliyet Ödülleri’ni kazananlar arasında Bolivya, Bosna-Hersek, Kolombiya ve Svaziland yer alıyor.
UNDP Türkiye Ofisi ulusal politika tartışmalarına katkı kategorisinde aldığı bu ödülden gurur duyuyor. Kazananlar ödüllerini, ikinci küresel Ulusal İnsani Gelişme Raporu toplantısı ve üçüncü OECD İstatistik, Bilgi ve Politika Forumu organizasyonu çerçevesinde düzenlenen onur töreninde aldı. Ödülü, yazım ekibi adına, raporun başyazarı ve UNDP Türkiye Ulusal İnsani Gelişme Raporu Koordinatörü Aygen Aytaç aldı. Güney Kore’de yapılan törene ayrıca Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın başkanlığında Türkiye’nin yeni gençlik politikasını oluşturmak üzere çalışmalarını sürdüren komisyon üyeleri de katıldı.
[BAGLANTILAR]
Türkiye için Fikrini Söyle, tüm tarafların işbirliğine gidebilecekleri bir platform yaratarak, yurttaşlar ve kamu kurumları arasındaki ilişkilerde ilerleme sağlayacak, yurttaşların daha iyi hizmet almalarına olanak tanıyacak ve belli başlı sorunları giderecek ihtiyaca yönelik e-devlet uygulamalarını hayata geçirecek.
Türkiye için Fikrini Söyle yarışması kamu hizmetlerinin niteliğini geliştirmeyi, bürokrasiyi azaltmayı, reel ihtiyaçlara yanıt veren e-devlet projeleri oluşturmayı ve bunların hayata geçirilmesini sağlamayı, e-devlet uygulamalarının daha iyi anlaşılmasını ve daha yaygın kullanımasını ve son olarak kaliteli kamu hizmeti sunulmasını ve alınmasını amaçlıyor.
Yarışma, Türkiye’de yaşayan kişilerin yanı sıra ülke dışında yaşayan Türk vatandaşlarına da açık. Ayrıca, günümüz gençliğine gelecekte ihtiyaç duyulacak bilinci kazandırmak için lise ve üniversite öğrencileri için de bir alt kategori uygulanıyor.
Söz konusu fikirlerin değerlendirilmesinde şu kıstaslara yer verilecek: sorun veya ihtiyacın önemi ve yaygınlığı, önerilen çözümün özgünlüğü, çözümün e-devlet projesi olarak uygulanabilirliği, sorunun giderilmesiyle sağlanacak ekonomik ve toplumsal katkı.
Yarışma ortakları arasında üst düzey bakanlık temsilcilerinden oluşan Kamuda İnovasyon Liderleri Platformu (KamIn), İnovasyon Derneği, METUTECH (ODTÜ Teknokent), PPP Derneği, Türkiye Bilişim Vakfı, Ulusal İnovasyon Girişimi, Kamu Yönetim ve Denetim Stratejileri Araştırma ve Geliştirme Derneği (Yönet-De) yer alıyor. Technopolis Group Türkiye tarafından koordine edilen yarışmanın sponsorlari ise UNDP Türkiye, Oracle Türkiye, IDE Danışmanlık, Orkide Hareketi ve Ankara Patent bürosu.
Kazanan ve/veya fikirler e-devlet projesine dönüştürülme potansiyeli taşıyan fikirler ilgili kurumların dikkatine sunulacak. Değerlendirme sürecinin ardından, ödüller Ocak 2010’da gerçekleşecek Kamuda İnovasyon Konferansı’nda sahiplerini bulacak.
Başvurular için son tarih 15 Aralık 2009.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın Ekim başında yayımladığı İnsani Gelişme Raporu’nda yer alan Cinsiyeti Güçlendirme Ölçütü’yle beraber Türkiye’de kadına verilen önem bir kez daha gözler önüne serildi. Bu verilere göre Türkiye, Pakistan ve Azerbaycan’ın ardından 109 ülke arasında 101. sırada, yani sondan sekizinci.
Sıralamadaki bu kabul edilemez yerin nedenlerini Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) başkanı Gülseren Onanç ile gerçekleştirdiğimiz görüşmede masaya yatırdık. Onanç, Türkiye’de siyasette kadının adı olmadığına ve 2000 yılından beri süregelen bir gerileme söz konusu olduğuna dikkat çekti. Bu konuda sivil topluma önemli bir görev düştüğünü söyleyen Onanç aynı zamanda “yaptırımı yüksek olan bir yasal düzenlemeye ve yasal çerçeveyi hayata geçirecek siyasi iradeye ihtiyaç var” dedi.
Kadın-erkek eşitliği ve buna bağlı sorunlar, Türkiye gündeminde asla hızını kesmeyen bir konu. Ülkenin yakın geçmişindeki olay ve gelişmelere bakarak, Türkiye’nin BM Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü’nde 109 ülke arasında 101. sırada gelmesini ilk etapta nasıl değerlendiriyorsunuz?
Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın güçlendirmesi konuları çok uzun zamandır gerek KAGİDER’in gerekse diğer kadın örgütlerinin Türkiye gündemine taşımaya çalıştığı ve bu konuda farkındalık yaratılması adına büyük çaba sarf ettiği alanlar. Ancak bu konular gündeme taşınsa da, üzerinde gerekli tartışmalar sivil toplumda, kamuoyunda veya siyasi çevrelerde etraflıca yapılsa da açıkça görülüyor ki artık bu konuda harekete geçmek ve icraatta bulunmak gerekiyor. BM Toplumsal Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü’nde bulunduğumuz nokta bunun bence en açık göstergesi. Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında gerekli yasal çerçeve uygulamaya konulsa da bunu gerçeğe dönüştürmek ayrı bir çaba. Sadece Birleşmiş Milletler’in yapmış olduğu değerli araştırmalar değil, uluslararası birçok rapor ve çalışma Türkiye’deki toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gözler önüne seriyor. 2009 Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu da aynen bu konuya dikkat çekiyor. 109 ülke arasında 101. sırada gelmek aslında çok ciddi bir durum. Sıralamaya bakıldığında bu ölçütte Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Etiyopya ve Azerbaycan’ın gerisinde kaldığımızı görüyoruz. Bu bağlamda sivil toplum olarak siyasileri ve özellikle icracı bakanlıkları göreve çağırmak ve hatta somut çözüm önerileri geliştirmemiz gerekiyor. KAGİDER olarak bu ödevimizi yerine getiriyoruz. 2000 yılından bu yana yayınlanmış olan BM İnsani Gelişmişlik Raporlarını ikişer yıllık periyotlarla incelediğimizde ve Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü’ndeki sıralamamıza baktığımızda şunu görüyoruz, 2000 yılından bu yana sürekli bir gerileme var ve bu özellikle 2006 sonrası ciddi boyutlara ulaşmış. 2000 yılında 64, 2002 yılında 63, 2004 yılında 73, 2006 yılında ise 72. sırada görünüyor Türkiye. Bu şüphesiz acil eylem gerektiren bir alan.
Araştırmaya göre Türkiye Büyük Meclisi’ndeki kadın milletvekillerinin oranı yüzde 9 iken, Türkiye ile aynı insani gelişme düzeyini paylaşan Kazakistan, Makedonya ve Bosna Hersek gibi ülkelerde bu oran çok daha yüksek. Bu durumun aşılması, siyasi partilerin gündeminde nasıl bir önceliğe sahip? Pratikte bu önceliklere önem veriliyor mu?
Rapora göre parlamentodaki kadın milletvekili oranı Toplumsal Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü’nün çok önemli bir birleşeni. Sıralamadaki diğer ülkeleri incelediğimizde yine çok çarpıcı bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Rapora göre insani gelişmişlik açısından Türkiye’nin oldukça gerisinde olan Tunus, Uganda, Güney Afrika, Moldova gibi birçok ülkede kadın milletvekillerinin parlamentodaki oranı ortalama %20 düzeylerinde, ki bu Türkiye’deki orandan bir hayli fazla. Bu çarpıcı gerçeği göz önünde bulundurunca ve mevcut duruma bakınca Türkiye’de siyasi partilerin gündeminde bu konunun öncelikli olmadığını düşünüyoruz. Defalarca gündeme getirdiğimiz ve şu anda da ciddiyetle savunduğumuz siyasette olumlu ayrımcılık mekanizmaları maalesef hayata geçmiyor. Siyasi partiler ve aktörler kota sistemi söylemine olumsuz yaklaşıyor. Ortada çok açık bir sorun var: siyasette kadının adı yok. Kadınlar siyasi karar mekanizmalarına ulaşmakta güçlük çekiyor ve maalesef gerek siyasi partiler gerekse seçim sistemine dair yasal düzenlemeler olumlu ayrımcılık mekanizmalarına gereken önemi vermiyorlar.
Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü, Türkiye’deki kadınların ortalama olarak erkeklerin gelirinin ancak dörtte birini kazandığını ortaya çıkardı. Sizce bu durumun ciddiyeti nedir? Konuyla ilgili yasa çalışmaları mevcut mu?
Bu da toplumsal cinsiyet eşitliğinin ayrı bir yüzü, aynı zamanda kadının ekonomik güçlenmesi ile yakından ilişkili bir durum. Eşit işe eşit ücret konusu yasal alanda gerçekliğini korusa da uygulamada eksiklikler var. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre eşit işe eşit ücret kanunu mevcut, ancak uygulamada kadının iş yerindeki statüsünü düşük göstermek sureti ile kadına daha az ücret verme durumu çok sık karşılaşılan bir uygulama. İş kanununun 5. Maddesi aynen şöyle diyor: “İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayırım yapılamaz”. Maddenin devamında şu ifadeye yer veriliyor, “Aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz”. Öte yandan, Türkiye’de halen iş yerlerinde ücret şeffaflığı yok. Hele ki kadınların çoğu zaman kayıt dışı alanlarda istihdam edildikleri düşünüldüğünde gerçekteki ücret eşitsizlikleri daha vahim boyutlara ulaşıyor. Genel anlamda fırsat eşitliği alanında gelişmelere bakacak olursak, 2009 yılında Meclis'te "kadın erkek fırsat eşitliği daimi komisyonu" kuruldu ve Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü çalışmalarına devam ediyor ancak bu ücret uçurumu alanında yaptırımı yüksek olan bir yasal düzenlemeye ve yasal çerçeveyi hayata geçirecek siyasi iradeye ihtiyaç var.
Ölçütteki verilere bakıldığında, 45 ülkeden oluşan ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “yüksek insani gelişme” kategorisinde, kabinedeki kadın bakan sayısı açısından en sondaki 5 ülkeden biri de yüzde 4’lük oranıyla Türkiye. Ülkelerin tamamı temel alındığında da Türkiye’nin bu durumu değişiklik göstermiyor. Sizce kadın milletvekili oranı bile hayli düşük seyreden Türkiye’nin, kabinedeki kadın bakan sayısını arttırması için ne tür değişikliklere gitmesi gerekiyor?
Bu durum yukarıda da tartıştığımız parlamentodaki düşük kadın oranı ile yine aynı noktadan doğuyor ve iki durum için de çözüm adına yapılabilecek uygulamalar aslında aynı. Siyasette ve siyasi parti yönetiminde olumlu ayrımcılık mekanizmaları, gerekli kota sistemi hem yasama hem de yürütme organlarında daha fazla kadın varlığı için başvurulabilecek ana çözümler olarak karşımıza çıkıyor.
Gelir konusuna paralel olarak, Türkiye’deki kadın yöneticilerin yüzdesi de diğer ülkelere oranla çok düşük bir rakama (yüzde 8) tekabül ediyor. Bu durum sizce Türk kadınların istihdam konusunda yaşadığı sıkıntılar açısından ne ifade ediyor?
Günümüzde politikada, savunma ve güvenlik sektörlerinde ve ekonominin karar organlarında çok az sayıda kadın yer alıyor. Türkiye’de farklı sektörlerde kadın yönetici sayısı dikkat çekecek kadar düşük boyutlarda. Türkiye’de kadın istihdamının % 24 seviyelerinde seyrettiği düşünülürse, yönetici pozisyonlarındaki kadın sayısının azlığı daha da dikkat çekici oluyor. Bu noktada kadının ekonomik alanda özgür ve güçlü varlığına göreli engel teşkil eden geleneksel ve ataerkil düşünce yapısı, erkeğe göre kadın üzerinde çok daha büyük baskı oluşturan ev-iş dengeleri kadını öncelikle iş hayatındansa ev odaklı bir yaşama doğru çekiyor; çalışan kadınlarda ise bu yönetim pozisyonlarına yükselmede engel olarak karşımıza çıkıyor.
Son olarak, Türkiye’nin BM Kalkınma Programı’nın 2009 Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü sonuçlarından alması gereken başlıca mesajları nasıl özetliyorsunuz?
Biz KAGİDER olarak oldukça net bir takım saptamalar yapmaya çalışıyor, soruna işaret ettikten sonra da çözüm önerileri geliştirmeye çalışıyoruz. Bu bağlamda, 2009 Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü sonuçlarına bakınca bu karanlık tabloya dair KAGİDER olarak üç temel alana dikkat çekmek istiyor ve çözüm önerilerimizi şu şekilde ortaya koyuyoruz:
- Öncelikle, kadının güçlendirilmesi ve mevcut engellerin aşılması için KAGİDER olarak bütüncül bir yaklaşım gerektiğine inanıyor, ekonomik, siyasi ve toplumsal karar alma süreçlerinde daha fazla kadın için gerekli bilinç artırma ve eğitim çalışmalarının her iki cinsi de kapsayacak şekilde düzenlenmesi gerektiğini savunuyoruz.
- İkinci olarak, Kadın güçlendirilmesi için diğer bir önemli konu olarak gerekli bütçe ayrımının altını çiziyoruz. Kadın erkek eşitliği için bütçe ayrılması ve cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarının ciddiyetle yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz.
- Siyasi karar alma süreçlerine daha fazla kadın katılmadıkça değişim ve gelişimin sürdürülebilir olmayacağına inanıyoruz. Siyasi kurumların ve özellikle partilerin yönetim kademelerinde daha fazla kadın olması gerektiğini savunuyoruz. Gerekli kota sisteminin uygulamaya geçmesini istiyoruz.
Bu tabloya bakıldığında Türkiye’deki kadın hareketinin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha başka neler yapılması gerekiyor?
Bu tablo bize son on yılda toplumsal cinsiyet eşitliği alanında gerçek bir gelişme olmadığını düşündürse de sivil toplum aktörleri olarak yapılacak daha çok iş olduğuna inanıyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda sivil toplum aktörlerinin durum değerlendirmesi yapmaktan bir adım öne geçerek çözüme dair somut yaklaşımlarda bulunmaları gerekiyor. Siyasi iradenin gerekli noktalarda göreve çağırılması, sivil toplum hükümet diyalogunun artırılması ve somut bir eylem planı çerçevesinde çözüm odaklı adımlar atılması şart. Bu noktada sanıyorum ki söylem değil eyleme ihtiyacımız var. Güven temelli ve sürdürülebilir bir sivil toplum ve hükümet diyalogu oldukça önemli.
Çocuklar giderek artan bir tehlike altındalar. Birçoğu eğitimden yoksun bırakılmaya devam edilirken ve bazıları da pahalı hayat şartları nedeniyle okulu bırakma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Dünya Yoksullukla Mücadele gününde bu yılki etkinliklerin temasını “Çocuklar ve Aileler Yoksulluğa Karşı Dobra Dobra konuşuyor” olarak açıklarken “Çocuklara yatırım yapmanın ve onların haklarını güvence altına almanın yoksullağa son vermek için en emin yollardan biri olduğunun farkındayız” dedi.
Ban Ki-moon’a göre, “Yoksulluğa karşı mücadelede kritik bir dönemdeyiz. Şimdi korunmasız olanların sesini yükseltmenin ve dünyanın sözünü tutmasını sağlamanın tam zamanı.” BM Genel Sekreteri aynı zamanda Binyıl Kalkınma Hedeflerine ulaşmak için doğru yatırımlar yapmanın ve somut adımlar atmanın her erkek, kadın ve çocuğun potansiyeline erişebilmesini önemli ölçüde etkileyebileceğini kaydetti.
Bu tür somut adımlara bir örnek olarak tüm dünyada insanlar "Ayağa Kalk, Harekete Geç ve Yoksulluğa Şimdi Son Ver!" (Stand Up, Take Action, End Poverty Now!) kapsamında dünya liderlerinin Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmalarını talep etmek için 16-17 Ekim tarihlerinde bir araya geldiler. Geçen yıl da Binyıl Kalkınma Hedeflerine ulaşılması için küresel çapta eyleme geçen 116 milyon insan “Ayağa Kalk” kampanyasına katılarak tarihin en büyük seferberlik hareketi oldu ve Guiness Dünya Rekoru’nu kırdı. Birleşmiş Milletler Binyıl Kampanyası direktörü Salil Shetty “Ayağa Kalk, hükümetlere en yoksul ve korunmasız insanlara verdikleri sözleri tutmamaları için hiç bir bahanenin kabul edilemeyeceğini bir kez daha hatırlatıyor” dedi ve sözlerine “Bu seneki seferberlik dünya liderlerinin özellikle kadın hakları, anne ölümleri ve açlık konusundaki ilerlemelerin kabul edilemez olduğunun üzerinde duracak. İnsanlar, yoksulluk içinde yaşayanların yüzde 70’inin kadın ve çocuklardan oluşmasını ve yılda 500 bin kadının doğum yaparken ölmesini kabul etmeyi reddediyor ve liderlerinden acil olarak harekete geçmelerini talep ediyorlar” diye devam etti.
İnternette ayağa kalk
Bu yıl kampanyayı düzenleyenler ilk defa dijital teknolojilerden faydalanarak sanal ortamda buluştular. BM Binyıl Kampanyası, Skype ve herkesin sınırsız sayıda seyirciye ulaşabileceği canlı videolar yayınlayan önde gelen bir platform olan Ustream ile işbirliği yaptı. Bu özel işbirliği günümüz nesilinin karşılaştığı en önemli meseleleri tartışması dünyayı için bir araya getirdi. Ekim 12-15 tarihlerinde, İrlanda Cumhurbaşkanı Mary Robinson ve Afrikalı sanatçılar Femi Kuti ve Angelique Kidjo gibi tanınmış isimlerin de aralarında bulunduğu bir grup siyasetçi ve ünlü, yoksulluk ve yoksulluğun ana nedenlerini 30 dakikalık bir programla dünyadanın dört bir köşesinden programa katılan sıradan vatandaşlarla tartıştılar. Skype'da gerceklesen bu konuşmalar ilk defa Facebook’ta canlı olarak yayınlanırken, seyircilerin diğer sosyal ağlarda da yoksulluk hakkında kendi tartışmalarını başlatmaları teşvik edildi.
Dünya rekoru bir kez daha kırıldı
120’den fazla ülkede düzenlenen üç bin kadar organizasyon çerçevesinde hükümetlerin yoksulluğa son vermesi ve Binyıl Kalkınma Hedeflerine ulaşılması amacıyla toplanan 173,045,325 kişi Guiness Dünya rekorunu bir kez daha kırdı. Bu yıl dördüncü senesinde olan “Ayağa Kalk, Harekete Geç ve Yoksulluğa Şimdi Son Ver!” etkinliği en fazla insanı bir araya getiren organizasyon olarak Guiness Dünya Rekorları tarafından tarihe geçirildi. Bu seneki etkinliğe geçtiğimiz yıla göre yaklaşık 57 milyon insan daha katıldı.
“Bir araya gelen 173 milyondan fazla insan dünya liderlerine yoksulluğun sona erdirilmesi ve Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşılması konusunda net bir mesaj verdi.” diyen Salil Shetty, “Daha da önemlisi, insanların hükümetlerini açlığı giderme, anne sağlığını iyileştirme ve ticaret-bozan tarımsal sübvansiyonları ortadan kaldırma konusunda sözlerinde durmaktan yükümlü tutacaklarını görmüş olduk. Dünyadaki gıda, ekonomi ve iklim krizlerinin meydana gelmelerinde hiç bir rolü olmamalarına rağmen en fazla etkilenen dünyadaki en yoksul ve korunmasız insanlara verilen sözlerin tutulmaması için bundan sonra hiçbir bahanenin kabul edilemeyeceğini” belirtti.
Kampanyaya Asya’dan 100 milyonun üzerinde kişi katılırken Afrika’da da 37 milyonu aşkın insan yoksulluğa karşı ayağa kalktı. Arap bölgesinde 31 milyon, Avrupa’da ise 2 milyondan fazla kişi etkinliklere katıldı. Dünya çapında üç bin organizasyon düzenlendi. Cape Town’dan Kahire’ye Akra’dan Kampala’ya milyonlarca Afrikalı kliselerde, camilerde, okullarda, pazar alanlarında ve işyerlerinde etkinlikler düzenleyerek liderlerine yoksulluğa ve eşitsizliğe son vermeleri için çağrıda bulundu. İtalya’da 400 binden fazla kişi ülke çapında 200 spor aktivitesine katıldı. Paris sokakları ise “Ayağa Kalk, Harekete Geç ve Yoksulluğa Şimdi Son Ver!” yazılı t-shirtlerini gururla sergileyen patencilerle doldu. İspanya’da gerçekleşen yürüyüşlerde 16 Ekim'de Madrid'de düzenlenen mitingi İspanyol rock gruplarının verdiği konserleri izledi.
Peru, hayatları küresel ısınma tarafından tahrip edilen kimselerin ifadelerini toplamayı amaçlayan iklim adaleti duruşmalarını başlatmak için “Ayağa Kalk” kampanyasından faydalanan ülkelerden bir tanesi oldu.
Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA), Özel Büyük Kolej Lisesi ve Sabancı Lisesi’yle ortaklaşa düzenlenen etkinlik hem "Yoksulluğa Karşı Ayağa Kalk" kampanyasını hem de Dünya Gıda Günü’nü tanıtmak amacıyla Ankara’daki Birleşmiş Milletler Enformasyon Merkezi ve Birleşmiş Milletler Derneği’nce de desteklendi.“Ayağa Kalk” tüm Birleşmiş Milletler sistemi tarafından Birleşmiş Milletler Enformasyon Merkezleri’nce (UNIC) düzenlenen etkinliklerle de desteklendi. Türkiye’de de Büyük Kolej ve Sabancı ilk ve ortaokulu öğrencileri “Yoksullağa Karşı Ayağa Kalk” kampanyasına destek vermek için ANKA Mall’da düzenlenen bir etkinlik çerçevesinde 16 Ekim’de Birleşmiş Milletler temsilcileriyle buluştu.
UNIC Ankara Enformasyon Müdürü, Ahmet Parla etkinlikte BM girişimlerine verilecek desteğin daha iyi bir dünya yaratmak için desteklenmesi gerektiğini vurgulayan bir konuşma yaptı.
Genelde kişilerin bir yerden başka bir yere taşınmaları olarak bilinen göç, çoğunlukla savaş, çatışma, kaynakların ya da hizmetlerin yetersizliği gibi olumsuz durumlarla ilişkilendiriliyor. Bu algıya karşın, göç, gerek göç veren gerek göç alan ülkelerde toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik fikir akımlarına yol açarak, çok çeşitli yararları da beraberinde getirebiliyor. UNDP İnsani Gelişme Raporu Ofisi araştırma ekibi başkanı Francisco Rodriguez göçün bu gibi olumlu etkilerini göz önünde bulundurarak yer değiştirmeyi göç kavramıyla tanımlamak yerine, kişilere yer değiştirme özgürlüğü tanınmasına olanak sağlayan hareketlilik teriminin kullanılmasını öneriyor.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) düzenlenen İnsani Gelişme Diyaloğu serisi kapsamındaki yedinci seminerde konuk konuşmacı olan Francisco Rodriguez, UNDP’nin 2009 Küresel İnsani Gelişme Raporu Engelleri Aşmak: Göç ve insani gelişme’yi tanıttı. Raporun ana bulgularını sunan Rodriguez, yer değiştiren kişilerin ve ailelerinin, göç veren ülkede kalanların ve göç alan toplumların tümünün göçten yarar sağlayabileceğini ifade etti. Ancak olanakların dağılımındaki eşitsizlikler ve ülkelere giriş, oturma ve çalışma izinlerini almanın güçlüğü insan hareketliliği üzerinde olağanüstü baskılar oluşturduğundan bu yararların hayata geçirilmesi mümkün olmayabiliyor. Göçe karşı dile getirilen itirazların çoğunlukla yanlış algılamalardan kaynaklandığını söyleyen Rodriguez ayrıca göçün göç alan ülkelerde yatırım düzeylerinde artış sağlayarak toplamda pozitif kazanımlar getirdiğine ve yaygın kanının aksine istihdam kaybına yol açmadığına ilişkin araştırma sonuçlarına dikkat çekti.
Önemli Göç Alan Kentler Olarak İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa’nın Ekonomik ve Sosyal Entegrasyon Problemlerinin Çözümüne Destek Projesi (IGEP) tarafından düzenlenen Göç ve Kentsel Yoksulluk Sempozyumu’nda, akademisyenler, göç uzmanları ve devlet görevlileri Türkiye’de göçe ilişkin önemli sorunları ele almak üzere bir araya geldiler. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Direktörü Sabahat Tezcan, 2006 Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması sonuçlarına göre, hane halkı nüfusunun %48,9’u doğdukları yerden başka bir yerde yaşadığını belirtti. Yani, Türkiye’de her iki kişiden biri göçmen ve dolayısıyla göç konusunun gündemde kalması önem taşıyor.
Sempozyumda konuşan Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Bölgesel Kalkınma ve Sınır Ötesi İşbirliği Sektör Yöneticisi Füsun Çiçekoğlu, göçe ilişkin paradigmaların değişmeye başladığını ifade etti. Daha önce göç edenler için göçün yoksulluk getireceği yönünde bir algı söz konusuyken, göç bugün kalkınma için bir araç olarak görülmeye başlandı. Ancak Rodriguez, 2009 Küresel İnsani Gelişme Raporu bulgularını sunarken, göçün, kalkınmaya yardımcı rol oynayabilmekle beraber, gelişmenin ikamesi ya da gelişmekte olan ülkelerin büyüme ve refah sağlayabilmeleri için alternatif bir yöntem olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Rapora göre, ulusal kalkınma planları göçü genel kalkınma önceliklerine eklemlemek konusunda bir fırsat sağlıyor. Dolayısıyla göç, bir ülkenin sorunlarına karşı sihirli değnek olmasa da, kalkınma stratejileri geliştirilirken göz önünde bulundurulması gereken bir unsur.
Her iki seminerde de ön plana çıkan genel kanı, göç politikalarının ulusal kalkınma stratejilerine entegre edilmesinin gerektiği yönünde. Başkent Üniversitesi’nden Osman Can Ünver, göç politikalarının genelde güvenlik etrafında kurgulandığını ve insani gelişmeye odaklı göç politikalarının hayata geçirilmesi için çaba harcanması gerektiğini dile getirdi. Mimar Sinan Üniversitesi’nden Emre Işık da Türkiye’deki siyasi partilerden hiçbirinin göç konusunu gündemlerine almamalarından ve bu durumun Türkiye’de kapsamlı bir göç politikası oluşturulmasını büyük oranda güçleştirmesinden duyduğu rahatsızlığı ifade etti.
Söz konusu göç politikalarının oluşturulması için Türkiye’nin 2009 Küresel İnsani Gelişme Raporu’nda önerilen çekirdek reform paketinden yararlanması fikri ortaya atıldı. Küresel İnsani Gelişme Raporu, politika belirleyici aktörleri göçmenlerin temel haklarını güvence altına almaya, göçle bağlantılı bürokratik masrafları aşağı çekmeye, göç alan ülkelerdeki kazanımları geliştirmeye çalışmaya ve göçü insani gelişme stratejilerinin önemli bir bileşeni haline getirmeye teşvik ediyor.
Seminerler büyük ölçeklerde iç göçe sahne olan ve ayrıca giderek bir göç alan ülke konumuna gelen Türkiye’de göç konusuna dikkat çekmeleri bakımından önemliydi. Ulusal göç stratejilerinin geliştirilmesinde önemli bir adım olarak, ODTÜ ve Koç Üniversitesi gibi saygın üniversitelerde Küresel Göç Çalışmaları Küresel Göç Çalışmaları ve MiReKoçgibi araştırma merkezleri kurulmuş bulunuyor.
Toplantıda ortaya çıkan en önemli konulardan biri güvenlik sektörü ve toplum arasında karşılıklı anlayış ve diyalog kurmanın geliştirilmesi olmuştu. Karşılıklı anlayışı sağlamak için güvenlik sektörünün alabileceği tedbirler arasında doğrudan şikayet mekanizmalarının devreye girmesi, vatandaşların güvenlik sektörünün etkinliğini değerlendirmesinin dikkate alınması ve yerel makamlarla işbirliği kurulması sıralanmıştı.
Projenin baş teknik danışmanı Sebastian Roché’ye göre, bu ancak yatay gözetim olarak tabir edilen, güvenlik sektörünün medya araştırmalarına açık ve kamu ve sivil toplum kuruluşlarına karşı şeffaf olabildiği derecede mümkün. Yeni Ufuklar ekibi olarak, Sebastian Roché’yle yaptığımız görüşmede, İç Güvenliğin Sivil Gözetiminin Geliştirilmesi projesinde adı geçen bir çok terimi daha iyi anlama fırsatını yakalarken, projenin iç güvenliğin sivil gözetimini nasıl geliştirmeyi amaçladığını konuştuk.
Sivil gözetim kavramını tanımlarken Roché “Sivil gözetimin iki boyutu var. Birincisi hiyerarşik ve polis ve jandarmanın hükümet, yargı ve parlamento emri, kontrolü ve denetimi altında olmasıyla ilişkili. İkincisi yatay ve yerel düzeyde iç güvenlik güçleri ile diğer kurumlar (örneğin belediye ya da ticaret odası) arasında işbirliğini sağlama ve yurttaşlar karşısında şeffaflığı geliştirme konularına odaklanıyor” dedi.
Sivil gözetim içinde güvenlik alanındaki pilot modeller 3 pilot ilde (Niğde, Erzurum ve İstanbul) valilere Türkiye’nin AB’deki en iyi yatay gözetim uygulamalarıyla uyumlaştırılması açısından gerekli değişiklikleri hayata geçirme konusunda destek olmak için tasarlanmış bir yol haritası niteliğinde. Kurumlar arasında etkin bir eşgüdümün sağlanmasını ve yerel güvenlik planlarında yerel halkın güvenlik endişelerinin ve önceliklerinin yansıtılmasını sağlayacak mekanizmaların oluşturulmasını amaçlamayan bu modeller, her ne kadar her ilin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlansa da, her model temelde valiliklerin, kolluk kuvvetlerinin sivil gözetimini koordine etme ve bu konuda liderlik etme konusundaki rolünün güçlendirilmesine hizmet etmeleri açısından birbiriyle benzerlikler taşıyor.
Bu modeller modern emniyet ve toplum güvenliği yaklaşımlarında tepeden inme merkeziyetçi güvenlik anlayışından daha esnek ve katılımcı bir yaklaşıma geçilmesine ihtiyaç duyulduğunu kabul ediyor. Güvenlik alanında pilot modellerin uygulanmasının daha etkili ve sürdürülebilir bir emniyet ve toplum güvenliği yaklaşımının oluşmasına sebep olması öngörülüyor. Böyle bir yaklaşımın da vatandaşların bakış açılarını ve endişelerini daha iyi yansıtan ve bunlara daha iyi eğilen bir yaklaşım olacağı kaydediliyor.
Roché’ye göre güvenlik alanında pilot modeller gerekli çünkü yönetimlerin birbirinden uzaklaştırılmış biçimde işlememesi için yerel koordinasyon mekanizmalarının geliştirilmesine ve STK’lar ve yerel kamu idaresinin güvenlik üretimindeki rollerinin kurumsallaştırılmasına ihtiyaç var. Bu ihtiyacın giderilmesi için Roché paydaşların birlikte çalışma iradelerinin bir göstergesi olarak aralarında “yerel güvenlik sözleşmeleri” imzalayabileceğini savunuyor.
Yatay gözetimin ancak valilerin öncülüğünde sivil toplumla istişare yoluyla hazırlanacak “yerel güvenlik planları” varsa sağlanabileceğini söyleyen Roché, bu yerel güvenlik sözleşmelerinin güvenlik pilot modellerinin bir parçası olarak sivil gözetimi geliştireceğini dile getiriyor. Roché aynı zamanda “polisin faaliyetlerine ilişkin bir planın olmaması bu faaliyetlere ilişkin belirli bir politikanın da olmadığı ve valilerin gözetim olanağının sınırlı kalacağı anlamına geldiğini” de ekliyor. Türkiye’de “polis ve jandarmanın katkıları önümüzdeki üç yıl boyunca daha iyi koordine edilebilir” diyen Roché , ülkedeki asıl meselenin “polisi, jandarmayı ve diğer kuruluşları bir masanın etrafında buluşturabilmek” olduğunu kaydediyor.
Söz konusu modeller Fransa ve İngiltere’de kullanılan kurumlararası koordinasyon ve yerel güvenlik alanındaki stratejik planlama modellerinin bazı özelliklerinden besleniyor. Amaçları ise özellikle yurttaş odaklı polis faaliyetlerine doğru ilerleme kat etmek. Roché bu iki ülkenin projede örnek oluşturmak için seçilmesinin nedenlerini şöyle açıklıyor: “Bizim amacımız İçişleri Bakanlığı’na destek sağlamak ve farklı seçenekler önermek. AB örneklerini çeşitlilik kaynağı olarak kullanıyoruz. Valilerin etkin olduğu merkeziyetçi ve üniter bir ülke (Fransa) ve daha adem-i merkeziyetçi, yerel polis güçleri ve yerel parlamentoların olduğu bir ülke (İngiltere) bu bakımdan çok yararlı örnekler. Her ikisi de söz konusu “yerel güvenlik sözleşmelerinin” gerekliliğini teyit etti.”
Güvenlik alanındaki modeller, İstanbul, Niğde ve Erzurum olmak üzere üç pilot ilde uygulanacak. Pilot iller büyüklük, coğrafi konum, sosyal ve kültürel şartlar gibi bir dizi kriter temelinde ve Valiliklerin pilot modellerin geliştirilmesi sürecine paydaşları da dahil etmek suretiyle katılımcı bir yaklaşımla liderlik ve eşgüdüm sağlayabilme kapasitelerine göre belirlenmiş. Formel yapı aynı olsa da Roché “içi yerel gerçekliklere göre dolduruluyor. Komisyonda üyelik yapısı farklı olabiliyor. Öncelikli hedef seçimi de farklılık arz edecektir” diyor. Her ilin kendine göre güçlükler arz edip etmediği sorulduğunda Roché “İstanbul gibi büyük bir şehirde sivil toplum daha güçlü, ve İstanbul belki de yenilikçiliğe daha açık bir metropol. Daha küçük illerde koordinasyon daha kolay olabilir, ama erişilebilir kaynaklar da daha az olacaktır” diye devam ediyor.
Modeller yerel düzeyde polis faaliyetleri politikasının planlanmasına olanak tanıyacak, bu planlama sürecine sivil toplumu da dahil edecek ve valinin gözetimini sağlayarak iç güvenlik güçleri de dahil tüm paydaşlara yarar sağlayacak.
İç Güvenliğin Sivil Gözetiminin Geliştirilmesi projesinde en önemli zorluklarından biri belki de tüm paydaşların bu üç farklı ilde bir araya getirilmesi oldu. Süreç sırasında bu illerdeki birçok paydaşın birbirleriyle ilk kez resmi bir toplantı ortamında bir araya geldikleri anlaşıldı. Bu durum gözönünde bulundurulduğunda, Roché kendisinin ve aynı bölgedeki diğer ülkelerde çalışmış iç uzmanların Türkiye’deki paydaşların konuya yakın ilgisinden memnuniyet duyduklarını belirtirken “Birbirini hiç tanımayan insanlar şimdi aynı masanın etrafındalar” diye ekliyor.
Katkıda Bulunanlar
Editör: Aygen Aytaç
Stajyer:Aylin Yardımcı, Ece Ergen, Kalemdaroğlu, Ersev Özer
© 2009 UNDP Türkiye
Yeni Ufuklar’ın tüm hakları UNDP Türkiye’ye aittir. Yeni Ufuklar dergisinin kaynak gösterilmesi ve ilgili linkin verilmesi kaydıyla dergiden alıntı yapılabilir.
Katkıda Bulunanlar
Editör: Aygen Aytaç
Asistan: Ece Ergen
Stajyerler: Begüm Kalemdaroğlu, Ersev Özer
© 2009 UNDP Türkiye
Yeni Ufuklar’ın tüm hakları UNDP Türkiye’ye aittir. Yeni Ufuklar dergisinin kaynak gösterilmesi ve ilgili linkin verilmesi kaydıyla dergiden alıntı yapılabilir.