Sayı: 35
“Geçen gün yardımcımın başka bir genç diplomatla konuşmasına kulak misafiri oldum. Yardımcım Güney-Güney İşbirliği’nin ne olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Birkaç başarısız denemeden sonra, diplomata bilindik bir Nasreddin Hoca fıkrası anlatmaya başladı”. Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı İlişkiler Dairesi Başkanı H. Avni Aksoy Ekim ayının ortasında Ankara’da yapılan proje tanıtımında Güney-Güney İşbirliği’ni işte böyle anlatmaya başladı. Fıkra şöyleydi: “Bir gün Nasrettin Hoca, evinin çatısında bazı tamirat işleri yaparken ayağı kaymış ve evinin bahçesine düşmüş. Dayanılmaz bir acıyla yerde yatarken komşuları başına toplanıp Nasrettin Hoca’ya nasıl yardım edeceklerini tartışmaya başlamışlar. Komşularının hiçbir fikirde anlaşamadıklarını gören Nasrettin Hoca ‘lütfen bana çatıdan düşmüş birini bulun. Şu anda neler çektiğimi yalnızca o anlayabilir’ demiş”.
Aksoy konuşmasına “Biz Türkler bu gibi örnek ve mecazlarda suç aranmaması gerektiğine inanırız ve bunu söyleriz. Bu kısa fıkra basit olsa da harika ve Güney-Güney İşbirliği’nin nasıl işlediğinin de eksiksiz bir tanımı: Gelişmekte olan ülkelerin empati kurarak, deneyim ve uzmanlıklarını paylaşarak birbirlerinin ilerlemelerine yardımcı olması. Bu kavrama göre, ihtiyaçların ve kaynakların birbirleriyle eşleştirilmesi gerekiyor. UNDP’nin becerikli rehberliği ve yardımı bu alanda kendilerini halihazırda gösteren sonuçların doğmasını sağladı” diye devam etti (Aksoy’un tam konuşma metnini okumak için lütfen buraya tıklayınız – İngilizce).
Bu sözler “Güney-Güney İşbirliği ile Yükselen Donör Ülke Rolleri arasında Köprü Oluşturmak: Türkiye’nin Uluslararası Kalkınma İşbirliğine Katılımının Güçlendirilmesi” projesinin 9 Ekim 2008 tarihinde düzenlenen tanıtım toplantısında söylendi. Bakanlık temsilcisi Aksoy’un yanı sıra, Devlet Bakanı Prof. Dr. Said Yazıcıoğlu, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TIKA) Başkanı Musa Kulaklıkaya ve UNDP Türkiye Temsilcisi Mahmood Ayub da konuşmacılar arasındaydı.
Konuşması sırasında TIKA Başkanı Musa Kulaklıkaya TIKA’nın kısa bir tarihçesini anlattı. Buna göre, TIKA 1992 yılında kurulduğunda temel amacı Orta Asya’nın yeni bağımsızlığını kazanmış ülkelerinin pazar ekonomisine ve küresel siyasete uyum sağlamalarına yardımcı olmaktı. Bu temel amaç yıllar içinde değişerek faaliyetlerinin kapsamını Balkanlar’a, Orta Doğu ülkelerine ve Afrika ülkelerine kadar bu ülkelerin isteği doğrultusunda genişletti. Bugün, TIKA, 20 ülkedeki 23 saha ofisiyle 100 ülkeye ulaşıyor. Kulaklıkaya, bu gelişmelerin Türkiye’yi yardım alan bir ülkeden yükselen bir donör (yardım veren) ülke konumuna taşıdığını belirtti. Bu kapsamda, Türkiye’nin 2004 yılında 339 milyon dolar olan resmi kalkınma yardımı (ODA) son üç sene içerisinde 650 milyon dolara yükseldi. Projeyle ilgili olarak, Kulaklıkaya, Güney-Güney İşbirliği’nin yanı sıra ticaret, yatırım, bilgi ve iletişim teknolojileri ve bilim gibi kalkınma sorunlarıyla mücadelede maliyet-etkin teknoloji transferi ve bilgi ve deneyimleri paylaşma yoluyla yapılan teknik ve ekonomik işbirliğinin, gelişmekte olan ülkeler arasındaki ortaklıkları güçlendirmede etkin birer araç olduklarını kanıtladıklarını belirtti. Kulaklıkaya “Türkiye Hükümeti, UNDP ile işbirliği içerisinde Güney-Güney İşbirliği projesi yoluyla diğer ülkelere yaptığı kalkınma yardımının etkinliğini arttırıyor” dedi ve projenin Türkiye’nin uluslararası kalkınma işbirliğine katılımını, yükselen donör ülke rolünü ve kapasitesini güçlendireceğini söyledi. “Bu projenin uygulanmasıyla, gelişmekte olan ülkelerin Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne (MDG) ulaşmalarında Türkiye’nin de katkısı “en iyi örneklerin paylaşımı” yoluyla güçlenecek” (Kulaklıkaya’nın tam konuşma metnini okumak için lütfen buraya tıklayınız - İngilizce).
Tanıtım toplantısında konuşan UNDP Türkiye Temsilcisi Mahmood Ayub, projenin amacını, Türkiye Hükümeti’nin Paris Bildirgesi İlkeleri’ne (İngilizce) uygun olarak Resmi Kalkınma Yardımı’nın etkinliğinin arttırılması amacıyla yükselen donör ülke olarak kapasitesinin güçlendirilmesi olarak yineledi ve “proje, UNDP’nin 166 ülkedeki ofislerininin, bölgesel merkezlerinin, siyasi enstitülerinin ve bilgi ağlarının altyapısını Türkiye’nin kullanımına açacak. Dahası, UNDP ile, diğer yükselen donör ülkelerle ve yardım alan ülkelerle çok-taraflı ortaklıkların ve bölgesel işbirliğinin birleştirilmesini teşvik etmenin yanı sıra Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmadaki çabaları koordine edecek” dedi. Ayub ayrıca, projeye bağlı yönetim, finansal idare ve tedarik konularında UNDP Türkiye’nin, TIKA’yı destekleyeceğini hatırlattı (Ayub’un tam konuşma metnini okumak için lütfen buraya tıklayınız – İngilizce).
Konuşmaların ardından, Kıdemli Proje Danışmanı Sebahattin Gazanfer, projeyi daha detaylı tanıttı. Güney-Güney İşbirliği’ni anlattıktan sonra, kalkınma için uluslararası işbirliğinin dayandığı çerçeveleri anlattı. Gazanfer, Türkiye’nin kendi bölgesindeki önemli itici gücünden, ekonomik faaliyetlerinin taşma etkisinden ve dinamizminden ötürü projenin çok önemli olduğunu söyledi. Gazanfer, proje yoluyla, UNDP gibi uluslararası kuruluşların, küresel ekonomik/kalkınma aktörlerinin; orta gelirli ülkelerin de seslerini gözönünde bulundurmaları ve yoksulluğu ortadan kaldırmak için küresel gündemi şekillendirmelerinde etkili olacağını vurguladı. Gazanfer, daha önceden yardım alan ülke konumunda olması ve bulunduğu bölgedeki ülkelerle derin kültürel bağları olduğu için, Türkiye’nin özellikle Balkanlar’a, Orta Doğu’ya ve çoğunluğu türkçe konuşan Orta Asya’daki ülkelerle uzman görüşlerini paylaşmak için eşsiz bir durumda olduğunu belirtti. Gazanfer daha sonra Güney-Güney İşbirliği’nin ilk iki aşamasını oluşturan Gelişmekte Olan Ülkeler Arası Teknik İşbirliği (TCDC) hakkında bilgi verdi ve Türkiye’nin yükselen donör rolünün güçlendirilmesi, TIKA’nın teknik ve kurumsal kapasitesinin arttırılması ve Türk Uzmanları Yetenek Bankası’nın (kamu ve özel Türk kurumları, bireysel uzmanlar ve akademisyenleri vs. içeren) oluşturulması dahil olmak üzere projenin beklenen çıktılarını anlattı (Gazanfer’in sunumunu görmek için lütfen buraya tıklayınız - İngilizce).
2011 yılında sona erecek olan proje, ağırlıklı olarak Türkiye’nin orta gelirli ülke statüsüne yoğunlaşacak ve Türkiye’nin yükselen bir donör olarak ulusal kapasitesini güçlendirecek. Proje, UNDP ve TIKA tarafından, Dışişleri Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın desteğiyle yürütülecek.
[BAGLANTILAR]
Doğu Anadolu’da inşa edilen barajlar ve küresel ısınmanın etkisiyle ortaya çıkan iklim değişiklikleri Kars’ın su kaynaklarının ve sulak alanlarının yok olmasına ve bitki türlerinin yaşam alanlarının tehlikeye girmesine yol açıyor. Kars’a bağlı Büyük Boğatepe Köyü sakinleri el ele verip Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği’nin (ÇEVDER) hazırladığı bir projeyle bu olumsuz durumu tersine döndürmeyi başardı. UNDP ve Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı’nın Küçük Yatırımlar Fonu’nun desteğiyle Doğu Anadolu’da bu kapsamda ilk kez gerçekleştirilen ve öncü bir rol oynayan “Boğatepe Köyü Bitkilerle Yaşam ve Sürdürülebilirlik” projesi, bu bölgedeki biyoçeşitliliği koruyup geliştirmeyi, ekolojik ve ekonomik sürdürülebilirliği sağlamayı ve projenin ilgi gruplarında kalıcı bir çevre dostluğu bilinci oluşturmayı amaçlıyor.
Büyük Boğatepe Köyü sakinlerinin temel ekonomik faaliyeti hayvancılık. Bu kapsamda süt ve ürünleri sanayine ham madde üretimi yapılıyor ve satılıyor. Ancak çayır ve otlakların zamansız ve bilinçsiz otlatılması ve biçilmesi bitki çeşitliliğini etkiliyor ve bitki türlerinin yok olmasına sebep oluyor. Tüm bu değişiklikler, hayvancılıkla uğraşan yöre halkını olumsuz etkiliyor. Köyün kadınlarının diğer geçim kaynaklarından biri olan peynirciliğin ise, gıda mevzuatındaki düzenlemeler nedeniyle evlerde yapılması yasaklanmış durumda. Bir diğer geçim kaynağı olan halıcılık da günümüzde yok olmak üzere. Bu nedenlerden ötürü Boğatepe’de üretimin ve üretime dayalı ekonomik etkinliğin, dolayısıyla yaşamın sürdürülebilirliği, ekolojik dengenin kalıcılığına bağlı. Proje bu kapsamda biyoçeşitliliğinin korunması ve geliştirilmesi konusunda köy halkını bilinçlendirmeyi ve özellikle yoksul köy kadınlarının ekonomik gelirlerini arttırmayı hedefliyor.
Proje kapsamında şu ana kadar, “Bitki Yaşam Bahçeleri” oluşturularak botanik çalışmaları yapıldı ve 58 yeni bitki türü tespit edildi. Bu bahçelerde ekim, bakım ve çoğaltma yapılarak Doğu Anadolu’nun ilk tıbbi aromatik bahçeleri oluşturulmuş oldu. Bitki tespit çalışmaları sürüyor. Ayrıca, biyoçeşitliliğin önemi, ekoloji-ekonomi ilişkisi, florayı oluşturan bitkilerin tanınması ve üretilmesi konularında birçok eğitim düzenlendi ve geniş katılım sağlandı. Ön işleme atölyesinin tadilatı yapıldı ve yağ çıkarma makinası alındı. Verilen eğitimlerde bitkilerin sadece hayvan yemi olarak değil, gelir getirici başka amaçlar için de üretilebileceği vurgulanarak tıbbi ve aromatik bitkilerden nasıl gelir elde edileceği, üretilen bitkilerden nasıl aromatik yağlar, kremler ve benzeri ürünler üretileceği ve bunların nasıl pazarlanacağı anlatıldı. Tıbbi-aromatik bitkileri üretmek ve bunları ticari olarak değerlendirmek isteyen köylülere, seçilmiş on bitkinin üretilmesi ve faydaları konularında eğitim ve danışmanlık hizmetleri verildi, doğal alanlardan toplanan ve özel bahçelere ekilen tohumları çoğaltma çalışmaları yapıldı. Ayrıca dezavantajlı 15 kadın köylüye kendi arazilerine ekmeleri için tohum sağlandı ve 15 “Bitki Yaşam Bahçesi” oluşturuldu. Bu kapsamda kadınlar tohumlarını çoğaltabilecek ve hatta üretim faaliyetlerini sürdürecek yeni bir kazanç sağlamış olacaklar. Çocuklara yönelik çalışmalar kapsamında ise ilkokullarda, çevrenin önemiyle ilgili eğitimler verildi. Ayrıca çocuklar için oluşturulan “Sevgi Bahçeleri”nde gönüllü öğrencilerle, tehlike altındaki endemik bitki türlerinin ticari amaç gütmeksizin çoğaltılması çalışmaları yapılarak çocuklar arasında da farkındalık yaratıldı.
Ekim ayının sonunda biten proje kapsamında ayrıca Kars Valisi Mehmet Ufuk Erden ve yerel yöneticilerin katıldığı bir seminer düzenlendi ve proje Kafkas Kültürleri Festivali’nde tanıtıldı. 22 Ekim 2008 tarihinde ise 12 ülkeden katılımın yanı sıra Türkiye’den de 45 sivil toplum örgütünün katıldığı bir Uluslararası Kırsal Kalkınma Toplantısı yapıldı ve bu toplantı da projenin tanıtılması için bir platform oluşturmuş oldu. Projeye yerel ve ulusal medyada geniş yer verildi.
Proje ekibi, projenin bitiminden sonraki sürdürülebilirliği üzerinde çalışmalara şimdiden başlamış durumda. Bu kapsamda, Doğu Anadolu Sürdürülebilir Kırsal Kalkınma Kooperatifi, kurutulmuş ve ön işlemden geçmiş bitkileri üreticiden toplayarak tesislerinde paketledikten sonra pazarlayacak ve yeni ticari işletmeler kurulması konusunda öncü bir rol oynayacak. Ayrıca ürünlerden elde edilecek olan şifalı yağlar, Yer Gök Anadolu Derneği’nin (YEGA) desteğiyle kurulması planlanan sağlıklı yaşam merkezinde masaj hizmetinde kullanılmak üzere satışa sunulacak. Proje böylece bölgede yeni istihdam alanlarının oluşmasına da katkı sağlayacak.
Proje sayesinde, doğada bulunan ancak tanınmayan ve besin olarak tüketilebilecek bitkiler de tanınmış oldu ve köylüler kendi bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeleri, yine kendi mutfaklarında kullanmaya başladı. Bu da doğrudan, ailenin sebze alımı için ayrılan paranın aile bütçesinde kalmasını sağlıyor. Ayrıca beslenme alışkanlıklarında var olan hayvansal gıda eğilimi azalarak, yeşillikle beslenme alışkanlığı gelişmeye başladı. “Boğatepe Köyü Bitkilerle Yaşam ve Sürdürülebilirlik” projesi, Kuyucuk, Çakmak, Büyükçakma ve Yolboyu köylerine de ilham kaynağı oldu ve bu köylerde de toplam 20 adet bahçe oluşturuldu.
Projenin diğer ortakları arasında Büyük Boğatepe Köyü Muhtarlığı, Yer Gök Anadolu Derneği ve projenin araştırma sonuçlarını bilimsel yayın haline getirmekle sorumlu olan Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü ve Iğdır Üniversitesi Ziraat Fakültesi bulunuyor. Projeye katılan diğer kurumlar ise Doğu Anadolu Sürdürülebilir Kırsal Kalkınma Kooperatifi, Kars Tarım İl Müdürlüğü, Kars Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü, Kars Sanayi ve Ticaret Odası ve Kars Belediyesidir.
UNDP ve BTC Çevresel Yatırım Programı çerçevesine 2004 yılında oluşturulan Küçük Yatırımlar Fonu, BTC boru hattının geçtiği bölgelerdeki doğal kaynaklardan geçim sağlayan yoksul halkın ihtiyaçlarına, doğaya uyumlu yeni alternatiflerle cevap veriyor.
[BAGLANTILAR]
“Açık ve şeffaf bir Hükümet kurmak zorlu bir mücadele ve öncelikle sağlam kurumsal yasalar yapmayı gerektiriyor”. Bu sözler, UNDP Türkiye Temsilcisi Mahmood Ayub’un “Türkiye’de Yasama Süreçlerine Etkin Sivil Katılım” projesinin tanıtımında yaptığı açılış konuşmasının bir parçası.
Açılış konuşmasında, Ayub demokratik yönetişimde hesap verilebilirliğin, şeffaflığın ve açıklığın öneminin altının çizdi ve açık bir hükümet yapısının – ortaklarını ve vatandaşlarını dinleyen bir hükümet – sivil toplumu yasama ve karar-alma süreçlerine katma açısından son derece önemli olduğunu belirtti. Ayub, sivil katılımı bir olay olarak değil bir süreç olarak tanımlayan 1993 İnsani Gelişme Raporu’ndan da örnek vererek, bilgiye erişimin, danışma/konsültasyon süreçlerinin ve kamu katılımının, başarının anahtarları olduğunu söyledi. Ayub ayrıca STKların da bir dayanak olarak önemini vurguladı ve güçlü, etkin ve çeşitli bir sivil toplumun, devlette disiplin sağlayacağını ve daha fazla sivil ve politik katılımı teşvik edeceğini belirtti. Ayub son olarak açık bir devlet kurmada sağlanan başarıyı, uluslararası kurumların ya da diğer hükümetlerin değil, o ülkenin vatandaşlarının değerlendireceğini hatırlattı.
Yaptığı sunumda, İnsan Hakları Ortak Platformu Genel Koordinatörü Feray Salman öncelikle ortak platformun kısaca tarihçesini anlattı. Platform 2004 yılında Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları ve Mazlumlarla Dayanışma Derneği ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye arasında güçlü bir insan hakları yaklaşımı yaratmada çabaları birleştirmek için oluşturuldu. Son üç yıldır, platform, katılımcı demokrasi konusunda çalışıyor ve kadın hakları ve yoksul insanların hakları gibi temel alanlarda Türkiye’nin sesi olmayı amaçlıyor. Salman bu konudaki gözlemlerini katılımcılarla paylaşarak Devlet ve STKlar arasındaki ilişkinin sağlıklı olmadığını hatta iki tarafın sürekli bir çekişme halinde olduğunu belirtti. Salman, katılımcı demokrasi konusunun 2000 yılından beri gündeme daha çok taşınmış olmasına rağmen STKların hala dışlandığını veya çok sınırlı sayıda STK ile işbirliği yapıldığını söyledi. STKların yasama süreçlerine katılımında karşılaştıkları zorluklardan bahseden Salman, kamu idarelerinin, STKların fikirlerini dikkate almadığını belirtti. Diğer yandan STKlar da fikirlerinin kamu idareleri tarafından nasıl değerlendirildiğinden habersizler ve bu da iki taraf arasındaki boşluğu arttırıyor. Salman, ayrımcı olmayan, ilkeleri olan ve farklı fikirleri tehdit olarak algılamayan bir katılımcı ortamın öneminin altını çizdi ve AB’ye katılım sürecinin bu bağlamda Türkiye’nin demokratikleşmesi için önemli bir süreç olduğunu sözlerine ekledi.
Toplantıya katılan bir diğer konuşmacı ise UNDP Oslo Yönetişim Merkezi’nin Başkanı Bjoern Foerde idi. Foerde çıkarılan dersleri ve edinilen uluslararası deneyimleri paylaştı. Foerde, katılımın sadece elit tabakayı değil yoksulları ve kenara itilmişleri de içermesi gerektiğini söyledi. Bunun her ülke için bir sorun olduğunu söyleyen siyaset bilimci ancak her ülkenin kendine özgü bir çözüm bulması gerektiğini belirtti. Feorde, Devlet ve vatandaşları arasında diyalog ve danışma mekanizmaları kurmanın farklı sesleri duyurmak anlamına geldiğini ve şikayet ve protestoların da bir çeşit diyalog olduğunu söyledi. Foerde sesin, - demokrasi için gerçek bir değeri olması bakımından - çok önemli olduğunu ve hesap verilebilirlik açısından da gerekli olduğunu sözlerine ekledi. Foerde bir ses oluşturmanın her zaman kolay olmadığını çünkü bir kapasiteyi gerektirdiğini vurguladı ve bir ses oluşturmada nitelik ve niceliğin de önemli olduğunu hatırlatarak “Geniş bir kitle olmalı ama nitelik de olmalı” dedi.
Foerde’nin konuşmasının ardından, UNDP Kıdemli Danışman Simon James, sivil toplumun önündeki engelleri aşmasıyla ilgili bir sunum yaptı. James temel bir demokratik değeri olmasının yanı sıra güçlü siyasi değeri olması bakımından – çünkü hükümet bu süreçten değerli fikirler edinebilir - danışmanın önemini yineledi. James konsültasyonun siyaset belirlemede pahalı olmayan bir yol olduğunu; ancak diğer yandan süreci uzatması ve karmaşıklaştırması ve süreci eleştirilere açık hale getirmesi bakımından da dezavantajları olduğunu belirtti. James daha sonra konsültasyon araçları, zamanlama, diğer yöntemler ve kısıtlamalar üzerine daha teknik bilgi verdi.
Konuşmaları ve sunumları takiben sivil katılımın anlamı, mevcut eğilimler, meclisten önce yasama sürecine sağlanan katkılar ve Türkiye’deki Parlamento Danışmanlar Derneği ve yasa yapmada olası rolü üzerine yuvarlak masa toplantıları düzenlendi. Proje tanıtımı kapsamında ayrıca atölye çalışmaları da yapıldı. Bunlardan bazıları “Bakanlıklar ve meclis komisyonları yasama sürecinde kimlerle, nasıl irtibata geçiyorlar?”, “STKlar, katılımdaki kısıtlamaları aşabilmek için nasıl güçlendirilebilir ve hangi mekanizmalar oluşturulmalı?” ve “yerel STKları güçlendirmek”.
Bjoern Foerde sivil toplumun yasa yapma süreçlerine dahil edilmelerinin önemini Yeni Ufuklar’a verdiği bir röportajla daha da detaylı anlattı.
Bjoern Foerde (B.F.): Son on, yirmi yılda küresel çapta, demokrasinin resmi süreçlerinin önemli olsalar da vatandaşların kaygılarına yönelik kaliteli yasalara dönüşmediğini gördük. Dolayısıyla vatandaşların yasama sistemine dahil olacakları yollar geliştirirsek, o zaman insanların kaygılarına daha iyi çözümler bulma şansı büyür ki bu da yapılan yasaların insanlara daha yakın olacağı anlamına gelir. Ancak tabi ki bu, yasalar hakkında tüm kararları bundan böyle vatandaşların vereceği anlamına gelmez. Sadece yasama sürecinin, demokrasinin geleneksel sistemlerine nazaran daha katılımcı olacağı anlamına gelir.
UNDP Türkiye: Ancak tüm bu sivil toplumu nasıl bir araya getirebiliriz? Yasama süreçlerine katılımları nasıl teşvik edilecek?
B.F.: Bence teşvik hükümet ve meclis gibi kurumlardan gelmeli çünkü yasa yapıcıların mümkün olduğunca fazla bilgiye erişmeleri onların yararına. Bu aşamadan sonra toplumun sesini sisteme nasıl dahil edeceği, sivil toplumun mücadelesini vermesi gereken bir konu. Bu konuda karar verecek olanın hükümet olduğuna inanmıyorum. Bence hükümet bunun ancak çerçevesini sağlayabilir. Örneğin günümüzde insanları en çok kaygılandıran ve bu alanda yasaların arttırıldığı çevre örneğini ele alalım. Çevre üzerine çalışan 300 farklı STK varsa, hükümetin her biriyle ayrı ayrı diyalog kurması mümkün olmayabilir. Bu noktada sivil toplumun ödevini yapması ve “birçok farklı sesi nasıl temsil edebiliriz?” diye düşünmesi gerekiyor. Bu durumda “ya yazılı bir katkı sunmalıyız ya da toplantılar yapmalıyız” demesi gerekiyor. Dolayısıyla bu bence sivil toplumun yüzleşmesi gereken bir zorluk. Hükümet kapılarını bir kez açtığında, sivil toplumun olgun ve sorumlu davranması ve etkin bir şekilde katkı vermesi gerekiyor.
UNDP Türkiye: Sivil toplumun katkısını tek bir ses halinde sunduğunu varsayarsak, daha sonra ilgili bakanlıklar ve meclis gibi yasal kurumların sivil toplumun katkısını ve fikirlerini gözardı etmediğinden nasıl emin olabiliriz?
B.F.: Sanırım burada söz konusu olan “istek”. Buradan başlamamız lazım. Demek istediğim temelde, bir ülkede liderlik olmalı ve bu herkes tarafından kabul edilmeli ki daha sonra böyle bir diyalog kurulabilsin. Çünkü biliyoruz ki siyasi sistemin en tepesinde “bu bizim için önemli. Bu demokrasinin yeni yolu” diyen biri çıkmadıkça, sistemin daha alttaki tabakası ihtiyaçlara yeterince cevap vermeyecektir. Bununla beraber, sanırım her iki tarafın kapasitesinin geliştirilmesi gerekiyor. Meclisin yasayla uğraşan birçok üyesi gelen tüm bilgiyi değerlendirebilecek kapasiteye sahip olamayabiliyor. Bir yasa hazırlarken ihtiyacın olduğu bilgi ve tavsiye için başvurduğun geleneksel kaynaklar işi çok kolaylaştırmıyor. Ancak farklı ve birbiriyle çelişen bakış açıları olduğu zaman da bu fikirlerin temelini ve insanları birbirinden ayıranı değil birleştireni içinden nasıl çıkarıyoruz bu önemli. Yasa yapıcılar tarafından baktığımızda, oturup düzgünce okuyabilen ve yasama süreci için gereken kısa notları hazırlayabilecek insanlara ihtiyaç var. Sivil toplum açısından da ideoloji seviyesinden uygulamalı siyasete geçiş önemli. Sivil toplumun yasa yapıcılarla konuştukları zaman şehirlerinin vatandaşlarıyla konuşmalarından farklı olduğunu anlamaları gerekiyor. Dolayısıyla sivil toplumun, yerine göre farklı roller üstlenmesi gerekiyor ama buna her zaman hazır olamayabiliyor. Bu kapsamda ortak bir dille ortak bir anlayış platformunun oluşturulması gerekiyor. Sorulacak sorular “bunun amacı ne?”, “kullanılması gereken teknikler ne?”. Her iki tarafın da bunu ve bu süreçte farklı rolleri olacağını anlaması gerekiyor. Bunlar temel işler diyebilirim. Bu sadece uzanıp çatının tepesinden yakaladığın bir kuş değil ve çok iş gerektiriyor.
UNDP Türkiye: Peki ama hükümetin ve meclisin kabul ettiği yasaların, hükümet ve sivil toplumun ortak çalışmasını içerdiğini nasıl anlayabiliriz?
B.F.: Yine bu konuda iki nokta var. Daha önce de bahsedildiği gibi bir sesinizin olması sadece ve sadece kendi sesinizin duyulacağı anlamına gelmiyor. Demokrasinin güzelliği, sesin binlerce ve çok farklı olmasındadır. Bana göre seçilen ya da tekrar seçilmek isteyen bir siyasetçinin ya da yasa-yapıcının zor işi, ülkenin yararına olan ama aynı zamanda insanların ne düşündüğünü yansıtan bir yasa hazırlamak. Bunu bilmenin sadece bir yolu var. Çalışma. Bir sivil toplum örgütüyseniz yapmanız gereken süreç bittiğinde ve hazırlanan yasa ortaya konduğunda, geriye gitmeniz. Yasayı anlamanız gerekiyor bu da yetmez niye bu haliyle hazırlandığını ve belki de “niye benim fikirlerim yasaya yansıtılmamış?” diye düşünmeniz gerekiyor. Çünkü belki de bir yıl boyunca hükümete bilgi sağlamışsınızdır ve hiçbir şey çıkmamıştır. Neden? Bu noktada sivil toplum örgütlerinin içgüdüsel tepkisi “fikirlerimiz yasaya yansıtılmamış, siyasetçiler bizi sevmiyor” olabilir. Ama durum her zaman öyle olmayabilir. Sebep sizden gelen fikirlerden çok daha önemli sorunlar olduğu olabilir. Siyasetçiler açısından baktığımız zaman bence her zaman neyi niye yaptıklarını açıklamaları ve buna dair bir mantık sunmaları gerekiyor. Birçok yasada sorun buradan kaynaklanıyor. Kanunların çoğu çok teknik kalıyor. Normal vatandaşların anlayabileceği bir dille yazılmıyor. Ben bir siyaset bilimcisiyim, yıllarca çalıştım, farklı ülkelerden birçok yasayla karşılaştım ama benim bile anlamadıklarım oldu. Dolayısıyla burada bu karışık dilleri insanların anlayabileceği dillere çevirecek aracılara ihtiyaç var. Bir başka deyişle, bu sürecin sonu yok. Konsültasyonlar yapılıyor, yasa hazırlanıyor, yasa uygulanıyor ve denetleniyor. Aynı konuda yeni bir yasa yine olacaktır çünkü bir bakmışsınız, kapsamanız gereken konuları dört yıl önce hazırladığınız kanuna işlemek aklınıza gelmemiş. Çevre değiştiği için değil, insanların da aynı zamanda değiştikleri için... Bana göre bu bir döngü. Yeni konsültasyonlara ve yeni yasalara açılan sürekli bir geri bildirim, halka. Hiçbir zaman bitmiyor ve sürekli değişiyor.
UNDP Türkiye: Projeyle ilgili olarak, UNDP Oslo Yönetişim Merkezi’nin katkısı ne olacak?
B.F.: Oslo’da sivil toplum, ses ve hesap verilebilirlik gündemimizin bir parçası. Oslo’da şu anda bile bu konular üstünde oturup çalışan danışmanlarımız mevcut. Şu anda ise ses ve hesap verilebilirlik üzerine bir kılavuz yazmak için çalışmalara başlamış durumdayız ve Aralık ayında konuyla ilgili Kolombiya’da bir toplantımız olacak. Bu toplantıda UNDP’nin tüm bölgesel merkezlerinden insanları ve seçilmiş birkaç ülke ofisinden temsilcilerin yanı sıra New York’taki bölgesel ofisleri, bir araya getireceğiz ve temel olarak kitapçığımıza neler ekleyeceğimizi ve yararlanabileceğimiz dünya çapındaki iyi örnekleri tartışacağız. Bir örnek vermek gerekirse, Brezilya’da Porto Alegre’deki katılımcı bütçelemeyi sunabiliriz. Bu, seçilen siyasetçilerin yanı sıra belediyelerin, şehrin farklı yerlerindeki insanları nasıl bütçe hazırlama sürecine dahil ettiklerinin bir örneği. Bu örnekte ilginç olan, bunun sadece vatandaşların hakkı olan bir süreç olması değil aynı zamanda denetlenmesinde ve uygulanmasında sorumluluk aldıkları bir süreç. Dolayısıyla bu kiminin ses ve hesap verilebilirlik dediği şeyin gerçek anlamda deneyimlerin bir senfonisi. UNDP ve Oslo Yönetişim Merkezi, katılımcı yönetişim konularında çalışan sivil toplum örgütleri için oluşturulmuş küresel bir STK olan “Civicers” isimli bir danışma kurulunun bir parçası. Bu kapsamda, dünyanın birçok değişik yerindeki farklı örnekleri barındıran bir çalışma üzerinde çalışıyoruz. Bununla ilgili son gözlemim çok farklı teknikler olduğu. Dünyanın farklı yerlerindeki uygulamalardan öğrenilecek çok şey var. Sivil toplumun, neyin işe yarayacağını çıkarmaları gerekiyor. Demokrasi ihraç edemezsiniz. Demokrasiyi ithal de edemezsiniz. Ancak demokrasiyi, dün
Kyoto Protokolü ve Karbon Ticareti
Kalkınma finansmanının geleneksel türlerinin iklim değişikliğinin getirdiği sorunları çözmede yetersiz kalacağını farkeden Kyoto Protokolü, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmada özel sektör finansmanını arttırmak için Ortak Uygulama (JI) ve Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM)’nı oluşturdu. Temiz Kalkınma Mekanizması, gelişmiş ülkelerin (BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin, UNFCCC Ek 1 ülkeleri) Kyoto Protokolü altındaki sera gazı (GHG) salımlarını azaltma hedeflerine mümkün olan en az maliyetle ulaşmalarını sağlamak ve geçiş dönemindeki ve gelişmekte olan ülkelerde[1] sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunmak için oluşturuldu. Sera gazı salımı yapan Ek 1 ülkeleri, ya kendi salımlarını azaltarak ya da başka bir yerden gerektiği kadar Salım Azaltım Birimi (ERU) satın alarak, salımlarının izin verilen sınırlar dahilinde olduğunu sağlamakla yükümlüler. “Kirleten öder” ilkesinin bu uygulaması, sera gazı salımı yapan ülkelere, küresel karbon dengesindeki ağırlıklarını en aza indirgemek ve daha düşük karbon izi olan ülkelere de durumlarını sabit tutmak için finansal bir teşvik oluşturuyor.
Temiz Kalkınma Mekanizması ve Ortak Uygulama, gelişmekte olan ve geçiş döneminde olan ülkelerde uygulanan “temiz kalkınma” projelerine sponsor olarak Ek 1 ülkelerinin ve şirketlerinin Kyoto’nun yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlıyor. Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve atık yönetimindeki iyileşmeleri teşvik etme yoluyla sera gazı salımlarını azaltmanın yanı sıra, bu projeler kalkınma için fazladan maddi kaynak da sağlayabiliyor. Proje fonlarına ek olarak, bu finans kendini, Belgelendirilmiş Salım Azaltımları’nın (CER) satışından elde edilen gelir (CDM projelerinden) ve Ortak Uygulama projelerinden gelen Salım Azaltım Birimleri gibi değişik şekillerde gösterebiliyor. Alım yapan ülke CER ve ERUları sayarak kendi ulusal salım azaltım hedefiyle karşılaştırabiliyor. 2005 yılında oluşturulan AB Salım Ticareti Programı’ndan (EU ETS) bu yana, Belgelendirilmiş Salım Azaltımları da ayrıca AB şirketleri tarafından ETS yükümlülüklerinin yerine getirilmesi amacıyla satın alınabiliyor ve (her ne kadar bazı sınırlamalar olsa da) kullanılabiliyor.
Belgelendirilmiş Salım Azaltımları 2000 yılından beri mevcut olsa da, CER piyasasının hızlı gelişimi Kyoto Protokolü’nün 2005 yılında yürürlüğe girmesiyle başladı. Yaklaşık 5.5 milyar dolar değerindeki sertifika (çoğunlukla Belgelendirilmiş Salım Azaltımları) 2006’da on doların biraz üstünde bir fiyatla yaklaşık 508 milyon ton karbon diyoksite eşdeğer (tCO2e) bir hacimle işlem gördü. Bu rakamlar 2005’in hacmine yüzde 36’lık bir artış olarak yansıdı ve 2004’ün hacmini de ikiye katladı. PointCarbon’a göre, Temiz Kalkınma Mekanizması piyasası 2007 yılında 947 milyon tCO2e ve 12 milyar euroluk bir sermayeye ulaştı[2]. Nisan 2008’de CDM Yönetim Kurulu tarafından çoğu Latin Amerika ve Asya-Pasifik bölgelerinden olmak üzere 1000’inci proje kaydedildi.
Karbon Pazarları ve Geçiş Halindeki Ekonomiler
Yüksek karbon yoğunluğu, birçok Bağımsız Devletler Topluluğu ve Doğu Avrupa ülkesinin ayırt edici özelliğidir ve dünyanın en çok sera gazı salımı yapan yirmi ekonomisinin altısı bu ülkelerdendir (Tablo 1’e bakınız). Gayrısafi yurtiçi hasılanın dolar başına düşen yüksek sera gazı salımları, bu ülkelerde uygulanan CDM ve Ortak Uygulama projelerinin öneminin potansiyel maliyet etkinliğinin altını çizmekte ve bu durum da sera gazı salımlarında yatırılan dolar başına büyük ölçüde düşüşler getirebilimektedir. Bunun gibi “yeşil yatırımlar” arz eksikliği çeken ülkeler için sermaye ve enerji-verimli teknolojiler sunabilmektedir.
Buna rağmen, geçiş halindeki ekonomiler, karbon finansı çekebilen CDM ve JI projeleri hazırlayarak ve uygulayarak sera gazı salımlarının azaltım potansiyellerini sermayeleştirmede çok yavaş kalmış durumdadır ve bunun sonucu olarak da, dünya karbon piyasasındaki payları son derece önemsiz kalmaktadır. Nisan 2008’e kadar CDM Yönetim Kurulu’na kaydı yapılan bin projeden sadece sekizi Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerindendi(Ermenistan, Gürcistan ve Moldova), ve bölgedeki ülkelerden sadece birinin (Ukrayna) Ortak Uygulama projesi belgelendirilmişti. Güneydoğu Avrupa ve Orta Asya’dan hiçbir CDM ve JI projesi belgelendirilmedi.
Tablo 1: En Karbon-Yoğun Geçiş Ekonomileri
|
Ülke |
GYİH’e göre karbon yoğunluğu tCO2eq/milyon dolar PPP |
Dünya sıralaması |
|
Özbekistan |
3,081 |
2 |
|
Sırbistan |
2,265 |
5 |
|
Kazakistan |
1,872 |
8 |
|
Ukrayna |
1,380 |
11 |
|
Türkmenistan |
1,376 |
12 |
|
Rusya |
1,302 |
15 |
Kaynak: İklim Analiz Göstergeleri Aracı 2008, http://cait.wri.org
Bölgede sadece bir avuç ülke (Ermenistan, Bulgaristan, Moldova, Romanya, Rusya, Ukrayna) belli ölçüde bir karbon-pazarı deneyimine sahip ve CDM ve JI projeleri geliştirmeye başladı. Bu projelerin birçoğu “toplanmaya hazır olgun meyveler” gibi: yüksek ve maliyet-etkin sera gazı salımı azaltımı potansiyeline sahip ve geliştirmesi ve uygulaması kolay projeler. Ancak, geniş ölçülü kalkınma etkileri (gelir ve istihdam yaratımı bakımından) genelde minimal düzeyde.
Karbon finans gelirleri nadiren tek başlarına, temel projeleri ekonomik bakımdan çekici kılmaya yetiyor. Güçlü kalkınma etkileri olan ama GHG salım azaltımı nispeten az ya da belirsiz olan enerji verimliliği, yenilenebilir enerji ve biyo-sekestrasyon projelerinde de durum böyle oluyor. Buna karşılık, çöp gazı veya gaz sızıntılı borulardaki sera gazı salımlarını azaltan “borunun sonu” projelerinin ise hiçbir doğrudan kalkınma yararı yok. Ama daha düşük fiyata oldukça büyük GHG azaltımı yapabildikleri için, bu projeler alıcılar için son derece çekici olabiliyor. Sırada beklemekte olan bölgesel CDM[3] projelerinin incelenmesi, CDM gelirlerinin sadece bir proje üstünde belirleyici bir finansal etkiye sahip olacağını ortaya çıkardı (Ermenistan’daki çimento üretimi). Bu inceleme ayrıca proje kârlılığındaki artışın özellikle en çok kalkınma etkisi olan CDM projeleri için (örn. Ermenistan’da küçük hidro santrali, Kıbrıs’da rüzgar enerjisi ya da Moldova’daki ağaçlandırma) marjinal olduğunu da ortaya koydu (% 1-2). Dolayısıyla, iklim değişikliğinin etkilerini azaltma projelerinin belirgin etkilerinin olabilmesi için, karbon finansın, resmi kalkınma yardımı, devlet bütçe desteği ve özel fonlar dahil olmak üzere diğer fon kaynaklarıyla birleştirilmesi gerekiyor.
Kyoto Protokolü’nü Uygulamada Kurumsal Çerçeveler
Karbon piyasasına katılmak için, JI veya CDM projeleri gerçekleştirmek isteyen ülkeler tarafından belirlenmiş bir ulusal kurumun (DNA) ve ulusal politika ve düzenleyici çerçevelerin oluşturulmuş olması gerekiyor. Ne yazık ki, belirlenmiş ulusal kurumlar yaratmadaki ilerleme ve Doğu Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu’ndaki karbon projelerini değerlendirmek ve onaylamak için gereken kurumsal kapasite diğer bölgelere oranla geride kalmış durumda. Bölgedeki potansiyel 14 CDM ev sahibi ülkeden (Ermenistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Bosna Hersek, Gürcistan, Makedonya eski Yugoslav Cumhuriyeti[4], Moldova, Karadağ, Kazakistan, Kırgızistan, Sırbistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan) sadece sekizi UNFCCC Sekreteryası’na belirlenmiş ulusal kurumlarının irtibat noktasını bildirdi.
Ancak, bu bildirim, tam anlamıyla işlevsel bir DNA yaratıldığı anlamına gelmiyor. Bu sekiz ülkeden sadece Moldova, proje kriterleri ve onay işlemleri neredeyse düzgün olan tam deneyimli bir DNA sistemi oluşturmuş durumda. Ermenistan, Gürcistan ve Özbekistan’da ulusal CDM onay işlemlerinin taslağı çıkarılmış durumda ve hükümet onayı bekliyor. Kazakistan ise konsolide bir proje teslim kılavuzu hazırladı ve iki JI/CDM projesi onayladı ancak henüz proje incelemek için kurumsal çerçevesinde mutabık kalmadı ve daha da önemlisi Kyoto Protokolü[5] altındaki statüsüne henüz karar vermedi. Bağımsız Devletler Topluluğu bölgesinde en geride kalan ülke Tacikistan ve hala Kyoto Protokolü’nü onaylamaya çalışıyor. Sırbistan ve Bosna Hersek ise Avrupa’da Kyoto Protokolü’nü onaylayan (2007 yılında) son ülkelerdi ve henüz DNA ve bununla bağlantılı düzenlemelerini oluşturmadılar.
Uluslararası Kalkınma Kurumları ve Karbon Finans
Bazı donörler iklim değişikliğinin etkilerini azaltma ve uyum sağlama projeleri için oldukça önemli fonlar sağlamaya hazırlanıyor olsalar da, problemlerle ve hali hazırda mevcut olan özel sektör karbon finansıyla karşılaştırıldığında bu donör fonları küçük kalıyor. Ancak bu donörler, gelişmekte olan ülkelere karbon finansın kapılarını açarsa etkileri büyütülebilir. Bu “pazar yapıcı” rolünü oynamak, hükümetlere, karbon finansı çekici kılmanın yanı sıra karbon finans projelerinin en yüksek kalitede olmasını sağlamak için gereken politika ve kurumsal çerçeveleri oluşturmada yardım etmek anlamına geliyor.
UNDP, Arnavutluk, Belarus, Kırgızistan, Makedonya, Ukrayna ve Özbekistan’da DNAların oluşturulmasına ve geliştirilmesine destek verdi. UNDP, Kazak Hükümeti’yle özellikle alternatif enerji yasasıyla bağlantılı olarak rüzgar enerjisinde daha fazla özel yatırımı teşvik etmek için gereken siyasi, yasal ve kurumsal reformlar üzerinde çalıştı. Binyıl Kalkınma Hedefleri (MDGs) Karbon Hizmeti[6] yoluyla, UNDP, CDM ve JI projelerindeki yatırımcılara, karbon finansı çekici kılmak için “bir durak ötedeki dükkan” gibi proje geliştirme paketi sunuyor. MDG Karbon, UNDP ve Danimarkalı-Belçikalı finans grubu Fortis’in 2007 yılında oluşturduğu bir ortaklık. Bu ortaklık çerçevesinde, UNDP, gelişmekte olan ülkelere, somut sonuçları olan iklim değişikliğinin etkilerini azaltma projeleri geliştirmelerinde yardım ediyor. Diğer yandan Fortis ise bu projelerle üretilen karbon kredilerini satın alıyor. Bu alımların sağladığı nakit akışı gelişmekte olan ülkelerin ve toplumların karşılaştığı finansal riskleri azaltırken bölgedeki karbon finans pazarını derinleştirmelerine yardım ediyor. MDG Karbon finansı bugün, halen geliştirme aşamasında olan Özbekistan ve Makedonya’da gerçekleştirilecek projeler için kullanılıyor.
Sonuçlar
Avrupa’nın geçiş dönemindeki ekonomileri ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinde Kyoto Protokolü’nü uygulamak için gereken kurumsal çerçeveleri oluşturmada ilk adımlar atıldı. Ancak, zayıf kurumsal yapılar, karbon finansın sunduğu olanaklardan yararlanma kapasitesini sınırlamaya devam ediyor. Bu ülkelerin DNA yapılarını oluşturmak, projeleri değerlendirmek için kurumsal çerçeveler oluşturmak, sürdürülebilir ka
Ankara’da düzenlenen resepsiyona Dışişleri Bakanı Ali Babacan, büyükelçiler, kamu idaresi yetkilileri, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri ve medya katıldı. Resepsiyonda konuşma yapan BM Türkiye Daimi Koordinatörü Mahmood Ayub, Türkiye’yi 2009-2010 dönemleri arasında BM Güvenlik Konseyi’ne seçilmiş olmasındaki bu hak-edilmiş başarısından dolayı kutladı ve “kutlamalar Türkiye’nin Suriye-İsrail ve Afganistan-Pakistan gibi ülkelerde bölgesel barışı sağlayıcı rolünü arttırdığı ve Kosova, Lübnan, Haiti ve diğer ülkelerdeki barış sağlama faaliyetlerine katkı sağladığı bir zamana denk geliyor” dedi. Dışişleri Bakanı Ali Babacan ise Türkiye’nin seçim süresi öncesinde çok çalıştığını ve Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde yeni bir yaklaşımla güçlü bir varlık göstereceğini belirtti.
Günün önemini belirtmek için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, BM’nin 63’üncü kuruluş yıl dönümünü anmak için bir mesaj yayınladı. Ban Ki-Moon günle ilgili duygularını şöyle ifade etti:
“Kuruluşumuzun 63’üncü yıl dönümünde sizlerle BM Günü’nü kutlamak istiyorum.
Birleşmiş Milletler’imizin hayatında bu çok önemli bir yıl. Yirmi birinci yüzyılda daha iyi bir dünya kurmak için edindiğimiz ortak vizyon olan Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşma mücadelemizin yarı noktasını henüz geçtik. Yirmi birinci yüzyılın tehditlerinin kimseye merhamet göstermediğini her zaman olduğundan daha açık bir şekilde görüyoruz. İklim değişikliği, hastalıklar ve ölümcül silahlar ve terör belası tüm sınırları aşıyor. Küresel ortak iyiliğe ulaşmak istiyorsak, küresel kamu mallarını güvence altına almamız gerekiyor.
Birçok ülke 2015 yılına kadar Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmada hala doğru yolda değil. Ayrıca küresel finansal krizin etkileri de beni çok kaygılandırıyor. Liderlik ve ortaklık hiçbir zaman bu kadar önemli olmamıştı.
Bu bizim Eylül ayında yüksek-düzey Binyıl Kalkınma Hedefleri etkinliğinde gösterdiğimiz başarıyı daha da olağanüstü kılıyor. Değişim için büyük bir koalisyonu bir araya getirdik. Hükümetler, Yönetim Kurulu Başkanları ve sivil toplum. Dünyanın yoksullarına yardım etmede verdiğimiz sözlerde ve oluşturduğumuz ortaklıklarda benzersiz bir bağlılık gösterdik.
Son hesaplar henüz tamamlanmamış olsa da Binyıl Kalkınma Hedefleri etkinliğinde verilen maddi sözlerin toplamı 16 milyar doları aşabilir.
Ortaklıklar, geleceğe giden yoldur. Sıtmada kaydettiğimiz ilerlemelere bir bakın. Küresel sıtmada gösterdiğimiz çabalar, her 30 saniyede bir çocuğu öldüren bir hastalığı kontrol altına almamızı sağladı. Bu odaklanılmış ülke planlaması, daha fazla fon, düzenli küresel yönetim ve birinci sınıf bilim ve teknoloji yoluyla yapılıyor.
Poznan ve Kopenhag konferanslarına yaklaştıkça, iklim değişikliği dahil olmak üzere diğer zorluklarla mücadele edebilmek için bunlara benzer modellere ihtiyacımız var. Ve bunlara ayrıca Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak için de ihtiyacımız var.
Önümüzdeki yolda bu başarıların üstüne yenilerini inşa etmeye devam edelim. Kaybedecek zaman yok. Birleşmiş Milletler, daha güvenli, daha sağlıklı ve daha zengin bir dünya için hizmet vermeye devam etmek zorundadır. Bu BM Günü’nde tüm ortaklara ve liderlere kendi üstlerine düşeni yapmaları ve verdikleri sözü tutmaları çağrısında bulunuyorum”.
Bu senenin Uluslararası Yoksulluğu Ortadan Kaldırma Günü’nün teması “Yoksulluk içinde Yaşayan İnsanların İnsan Hakları ve Onurları”ydı. 17 Ekim’de yoksulluğa karşı yapılan anma gününün yirmi birinci yıldönümünde, milyonlarca insan, hükümetlere sözlerini tutma, yoksulluğu ve eşitsizliği ortadan kaldırmak için toplu eylemlerde liderlik gösterme ve Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmada ilerleme göstermeleri çağrısında bulundu. Yüzden fazla ülkede iki bin etkinlikle 100 milyon insan bu sene “Ayağa Kalk ve Yoksulluğa Karşı Bir Şeyler Yap” kampanyasına kaydoldu.
24 saat boyunca, çocuklar, lise öğrencileri, üniversite öğrencileri, izciler, kilise üyeleri ve diplomatlar dahil olmak üzere milyonlarca insan üniversitelerde, parklarda, hastanelerde, lunaparklarda, okullarda, sokaklarda, kiliselerde ve diğer kamuya açık alanlarda bir araya gelerek, seslerini duyurmak için yoksulluğa karşı gerçek anlamda ayağa kalktılar, yürüyüşler, ağaç dikme kampanyaları, konserler, futbol maçları ve çeşitli faaliyetler düzenlediler.
Türkiye’de 7 bin 450 kişinin katıldığı on üç etkinlik düzenlendi. 93 BM Türkiye personeli de bir araya gelerek bu önemli günü andılar. Atılım Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi de etkinlikler düzenledi. Istanbul, Afyonkarahisar ve Konya’da izciler bir dakikalık sessiz saygı duruşunda bulundu. Samsun, Yalova ve Adıyaman illeri de etkinliklere katıldı.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon Uluslararası Yoksulluğu Ortadan Kaldırma Günü sebebiyle bir mesaj yayınladı. Yayınladığı mesajda Ban Ki-Moon düşüncelerini şöyle bildirdi:
“Bu senenin Yoksulluğu Ortadan Kaldırma Günü teması olan “Yoksulluk içinde Yaşayan İnsanların İnsan Hakları ve Onurları” 60 yıl önce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin uygulanması çağrısında bulunuyor. Bildirge, “herkesin, kendinin ve ailesinin refah içinde ve sağlıklı yaşamasına olanak verecek bir yaşam standardına hakkı olduğunu” beyan eder.
Bildirge’nin yayınlanmasından 60 yıl sonra bile, hala yüzlerce milyon insan gıda, barınak, eğitim ve düzgün çalışma koşulları gibi temel haklardan yoksun. Yoksulluk içinde yaşamaya zorlananlar genelde sosyal dışlanma, ayrımcılık ve haklarının ellerinden alınmasına maruz kalıyor. Yoksulluk, insanların onurlarını çalıyor.
Yoksulluğu ortadan kaldırma çabalarımızın insan haklarına ve herkesin onuruna özel önem göstermesi gerekiyor. Çabalarımızın temel maddi ihtiyaçların ötesine geçip ayrımcılığa ve eşitsizliğe de çare olması gerekiyor. Bu, tüm insanların yoksulluktan çıkmaları için ihtiyaçları olan arazi, sermaye, bilgi ve beceri gibi kaynaklara erişimlerinin olması anlamına geliyor. Bu, kendi hayatlarını etkileyen karar-alma süreçlerine ve diğer faaliyetlere etkin katılımları için güçlendirilmeleri anlamına geliyor.
Mevcut ekonomik belirsizlikler bu görevi daha da zorlu ama bir o kadar da önemli kılıyor. Yükselen gıda ve yakıt fiyatları ve küresel ekonomik kriz, dünyanın birçok yerinde yoksulluğu ve açlığı azaltmada kaydettiğimiz ilerlemeyi tersine çevirmekle tehdit ediyor. Bugün yaklaşık 100 milyon insan yoksulluğun pençesine düşme riskiyle karşı karşıya.
Geçen Eylül ayında düzenlenen yüksek-düzey etkinlikte, Hükümetler, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmadaki taahhütlerini yinelediler. Birçoğu gıda güvenliği güçlendirmek, hastalıkları ortadan kaldırmak, su ve uygun sağlık koşullarına erişim sağlamak ve ekonomik krizi yönetmek için yeni kaynak sözü verdi. Bu taahhütler sadece bir yardımseverlik değil aynı zamanda herkes için insan hakları sağlamada bir yükümlülük. Binyıl Kalkınma Hedefleri’yle ilgili sözümüzü tutamazsak, insanlar için daha büyük sefalet ve küresel güvensizlik yaratmış oluruz.
Yoksulluk, insan hakları göz önünde bulundurulmaksızın ortadan kaldırılamaz. Bu Uluslararası Yoksulluğu Ortadan Kaldırma Günü’nde, gelin, tüm insanların doğuştan gelen onurlarını ve eşit haklarını garanti edelim ve yoksulluğun ve adaletsizliğin olmadığı bir dünya için çabalayalım”.
UNDP Başkanı Kemal Derviş de günü anmak için bir mesaj yayınladı. Derviş duygularını şöyle paylaştı:
“Bu yılın Uluslararası Yoksulluğu Ortadan Kaldırma Günü, dünyanın yoksulları için özellikle zorlu bir zamana denk geldi. Küresel ekonomik krizin, gelişmekte olan ülkeler üstündeki tam etkisini hala beklediğimiz şu günlerde, yüksek ve sabit olmayan gıda ve yakıt fiyatlarının yanı sıra mevcut küresel ekonomik durumun, yoksulluğu azaltmada ve çok sayıda insan için kalkınma sağlamada edinilen kazançları tehdit ettiği çok açık.
Ekonomik krizin etkileri, gelişmekte olan ülkelerin ihraç ettiği mallara talebi düşürmenin yanı sıra projeleri finanse etmede kullanılan kredileri ve doğrudan yabancı yatırımı azaltabilir. Kaderlerimizin ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğu dünyamızda, donör ülkelerin, en yoksul ve savunmasız insanları geride bırakmanın kabul edilebilir olmadığını göstermeleri için, kalkınma yardımı hedeflerine ulaşma taahhütlerini yinelemeleri gerkiyor.
Gelişmekte olan ülkeler için, hükümetlerinin, kapsayıcı bir büyümeyi sürdüren etkin kamu ve özel sektör yatırımları teşvik edecek güçlü bir sosyal ve ekonomik politika karışımı fomüle etmeleri son derece önemlidir. Daha da önemlisi, hükümetlerin özellikle yoksulları daha fazla etkileyecek olan hizmet sunumunu azaltma baskılarına direnmesi ve bunun yerine, sosyal güvenlik ağlarının en savunmasız kişiler için erişilebilir olduğunu sağlaması gerekiyor. Yoksul çiftçilerin ve küçük-ölçekli girişimcilerin geçim kaynaklarını iyileştirmek için ihtiyaçları olan koruma ve fırsatlara sahip olmalarını sağlamak da bir o kadar önemlidir.
Bu zor zamanlarda, korumaları güçlendirmemiz ve yoksulların ve savunmasızların haklarının farkına varmamız bu yüzden çok önemli. Bu anlamlı günün teması olan “Yoksulluk içinde Yaşayan İnsanların İnsan Hakları ve Onurları” da tam da bu duruma uygun. Evrensel İnsan Hakları’nın altmışıncı yılını kutladığımız bu yılda “tüm insanların özgür ve eşit onur ve haklarla doğduklarını” ve yoksulluğa karşı mücadelenin bir hayırseverlik değil, tüm insanlar için sosyal ve ekonomik haklar sağlamak olduğunu hatırlamalıyız.
UNDP, insan haklarını, ayrımcı olmayan eşitlik ilkeleri doğrultusunda, ulusal kalkınma programlarına ve politikalarına dahil etmeleri için ülkelerin kapasitelerini güçlendirmelerine destek veriyor. Daha basit bir dille, UNDP itilmiş ve savunmasız grupların fırsatlarını iyileştiren ve kalkınma sürecine katılımlarını teşvik eden ulusal kalkınma ve yoksulluğu azaltma stratejilerinin hazırlanmasına ve uygulanmasına destek veriyor.
Uluslararası Yoksulluğu Ortadan Kaldırma Günü’nde, gelin, en savunmasız birey ve gruplara insan hakları doğrultusunda yoksulluk ve mahrumiyetten kurtulmaları için şans vermek için çabalarımızı ikiye katlayalım”.
“Yoksulluğa karşı Ayağa Kalk” kampanyası kapsamında, UNDP İyi Niyet Elçileri ve futbol yıldızları Ronaldo ve Zinedine Zidane, yoksulluğa karşı altıncı maçı 17 Kasım 2008 tarihinde Fas’da gerçekleştirecek. Bu, Avrupa’nın dışında bu kapsamda oynanacak ilk maç olacak. Ronaldo ve Zidane dünyaca ünlü futbolculardan oluşan iki takıma kaptanlık yaparak arkadaşça rekabet edecekler ve yoksulluğa karşı halkı seferber etme ve Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmayı teşvik çabalarına katkıda bulunacaklar - özellikle de 2015 yılına kadar yoksulluğu yarıya indirmeyi öngören Hedef 1. Bu yılın Yoksulluğa Karşı Maçı hakkında daha detaylı bilgi almak için lütfen buraya tıklayınız (İngilizce).