Sayı: 84
Akdeniz Bölgesi binlerce yıldır birçok medeniyetin beşiği olmuş ve çeşitli toplumlar arasında yapılan ticaret, ulaşım ve kültürel değişim faaliyetlerinin kalbinde yer almıştır.
Ancak, Akdeniz Bölgesi, onu doğal hazinelerinden ve kaynaklarından mahrum bırakan tahrip edici bir insan baskısı altında.
Deniz ve biyoçeşitliliğin korunduğu bir Akdeniz’in garanti altına alınabilmesi için sürdürülebilir bir çözüm bulmak gerekli.
Akdeniz’deki deniz ve biyoçeşitliliğin korunmasındaki başarı büyük ölçüde, yalnızca ulusal düzeyde değil aynı zamanda bölgesel ve uluslararası düzeyde kurulan ağlara bağlı.
Antalya'da Deniz Koruma Alanları Forumu
Bu anlamda, 25-28 Kasım tarihleri arasında Antalya’da yapılan Deniz Koruma Alanları Forumu’na değinmek önemli.
Bu Forum, deniz koruma alanlarının durumu ve karşılaşılan zorluklar hakkında farkındalığı artırmak için Akdeniz’deki (ve hatta ötesindeki) paydaşları bir araya getirerek, deniz kaynaklarının ve ekosistemlerinin sürdürülebilir bir şekilde kullanılması ve korunması için çözümler üreten bir forum olmayı amaçlıyor.
Deniz Koruma Alanları insanlar, deniz çevresi ve balıkçılar için birçok fayda sağlıyor.
Bu alanlar denize ve deniz kaynaklarına bağlı olarak hayatlarını sürdüren yerel halka hizmet sağlıyor; gıda güvenliğini artırıyor; yoksulluğu azaltıyor ve yeni geçim yolları sağlıyor.
2010 yılında Nagoya’da kararlaştırılan küresel biyoçeşitlilik hedefleri 2020’ye kadar yeryüzündeki deniz ve kıyı alanlarının yüzde 10’unun bir şekilde koruma altına alınmasını amaçlıyor.
Şu anda bu oran yüzde 1.17 ve bu çok önemli bir artış.
UNDP, balıkçılığa geleneksel bir şekilde bağımlı olan topluluklar için alternatif geçim yollarını desteklerken, balıkçıları koruyan çözüm önerilerini teşvik etmek için de sıkı bir şekilde çalışıyor.
Gıda Güvencesi ve Sağlıklı Beslenme için Deniz Ekosistemi
Bundan yalnızca beş ay önce, 40.000’den fazla insan Birleşmiş Milletler 2012 Sürdürülebilir Kalkınma Konferasına -Rio+20- katılım gösterdi.
Bu, şimdiye kadar toplanan en geniş katılımlı Birleşmiş Milletler toplantısıydı ve toplantının ‘İstediğimiz Gelecek’ isimli sonuç belgesi 193 üye ülke tarafından onaylandı.
Sağlıklı deniz ekosistemleri, sürdürülebilir balıkçılık ve akua kültür; gıda güvenliğinde, beslenmede ve milyonlarca insan için geçim kaynağı sağlamada çok önemli bir rol oynuyor.
Rio Sonuç Belgesi ‘İstediğimiz Gelecek’te belirtildiği gibi, deniz ekosistemlerinin korunması ve sürdürülebilir kullanımı, biyoçeşitliliği ve deniz çevresini koruyup, iklim değişikliğine dikkat çekerken aynı zamanda yoksulluğun azaltılması, sürdürülebilir ekonomik büyümenin ve gıda güvenliğinin sağlanması, sürdürülebilir geçim kaynaklarının ve insana yakışır işlerin yaratılmasına da büyük katkı sağlıyor.
Deniz Koruma Alanları Forumu'nun hükümetlerin deniz koruma alanlarının sağlık, verimlilik ve esnekliğini düzenlemek ve korumak adına verdikleri sözleri yerine getirmelerinde onlar için bir başlangıç noktası olacağına inanıyorum.
Forum aynı zamanda, deniz biyoçeşitliliği gündeminde somut ilerlemeler yapmak ve 2020 için ortak bir vizyon oluşturmak için gerekli olan adımları açıklığa kavuşturarak, eylem planlarını da harekete geçirecek.
* Shahid Najam, UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi ve BM Türkiye Mukim Koordinatörü
Türkiye Birleşmiş Milletler Türkiye Mukim Koordinatörü ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Mukim Temsilcisi Shahid Najam, “2015 sonrası Kalkınma gündemine doğru: Nasıl bir gelecek istiyorsunuz?” başlıklı sunumunda 2015 sonrası kalkınma gündemi sürecini küresel ve ulusal düzeyde ele aldı.
Shahid Najam yaptığı sunumda 2000 yılında hayata geçirilen Binyıl Kalkınma Hedefleri ve bu hedeflerin ulaştığı son durumu, 2015 sonrası kalkınma gündeminin oluşturulma sürecindeki küresel istişareleri ve seçilen dokuz tematik alanda hedeflerin nasıl saptanacağını anlattı.
Najam’ın sunumunu takiben 2015 sonrası kalkınma gündemi, Pamukkale Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mehmet İvrendi moderatörlüğünde katılımcılar ile tartışıldı.
Akademik yıl boyunca Türkiye’nin dört bir yanında devam edecek üniversite turunda yapılması planlanan seminerlerde, katılımcıların 2015 sonrası kalkınma gündemi için görüş ve düşünceleri de alınıyor.
Böylece Pamukkale Üniversitesi ile devam eden üniversiteler turunun, Haziran 2012’de Rio+20 Küresel Sürdürülebilirlik Zirvesi’nde kararlaştırılan 2015 sonrası küresel kalkınma gündemi eylem planı çerçevesinde Türkiye’de resmi olarak başlatılan istişare sürecine katkı sağlaması amaçlanıyor.
Türkiye Vodafone Vakfı’nın Kalkınma Bakanlığı himayesinde, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile Habitat Kalkınma ve Yönetişim Derneği işbirliğiyle hayata geçirilen Uluslararası Girişimcilik Merkezi, Türkiye'nin girişimcilik ekosisteminin gelişimi ve küresel ölçekte rekabet edebilirliğine katkı sunacak.
Uluslararası Girişimcilik Merkezi, girişimcilik alanında faaliyet gösteren lider sivil toplum kuruluşlarının, uluslararası organizasyonların, teknoloji şirketlerinin ve üniversitelerin girişimcilik alanındaki çalışmalarını Türkiye’de ilk kez tek bir çatı altında topluyor.
Uluslararası Girişimcilik Merkezi’nin açılışı, Vodafone Türkiye İcra Kurulu Başkanı Serpil Timuray ve UNDP Türkiye Mukim Temsilci Yardımcısı Matilda Dimovska’nın katılımıyla 15 Kasım'da yapıldı.
Serpil Timuray: “Ülkemizdeki insan gücünü, girişimcilik yoluyla harekete geçiriyoruz”
Vodafone Türkiye İcra Kurulu Başkanı Serpil Timuray, Uluslararası Girişimcilik Merkezi’nin açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Ekonominin en dinamik katmanı ve değişimin katalizörü olarak girişimciler, fırsatları içinde yaşadıkları toplumun avantajına dönüştürerek, kalkınmanın ve refahın önünü açacak asıl itici gücü temsil ediyor.”
Timuray, konuşmasında, bu merkezin girişimcilik alanında faaliyet gösteren farklı paydaşlar arasında deneyim ve bilgi paylaşımını artıracağını belirtti.
Girişimci insan kaynağının kapsamlı eğitim müfredatları ile geliştirilmesi hedefleniyor
Uluslararası Girişimcilik Merkezi çatısı altında, Türkiye’de girişimcilik alanında mevcut ihtiyaçlar belirlenerek, bu doğrultuda yol haritaları çizilmesi ve Türkiye’deki girişimci insan kaynağının kapsamlı eğitim müfredatları ile geliştirilmesi hedefleniyor.
Bu kapsamda, gençler ve kadınlar başta olmak üzere girişimci güce sahip tüm bireyler, ihtiyaçları özelinde şekillendirilmiş yüz yüze ve çevrimiçi eğitimlerden geçecek, mentorluk hizmeti alacak.
Uluslararası Girişimcilik Merkezi, aynı zamanda potansiyel girişimcileri iş dünyasının saygın isimleriyle bir araya getirerek, bilgi ve deneyim paylaşımı anlamında güçlü bir sinerji yaratacak; girişimci adaylarının gücüne, yeni vizyonlarla güç katacak.
Doha’da yapılan BM İklim Değişikliği Konferansı'nın sekreterliğini, Katar İdari Kontrol ve Şeffaflık Kurumu Başkanı Abdullah bin Hamad Al-Attiyah yapıyor.
4 Aralık’ta başlayacak olan üst düzeyde yapılan toplantılara 100’den fazla bakan katılacak ve 7 Aralık’taki karar toplantısı ile konferans sona erecek.
Üst düzey toplantılarının açılışına BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon da katılacak.
Hükümet temsilcileri, iş ve sanayi çevrelerinden temsilciler, çevre örgütleri, araştırma kuruluşları ve medyadan katılımcılar da konferansta yer alacaklar.
Tüm paydaşlar arasında bilgi paylaşımı
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansları, hükümetlerin müzakere ortamı bulduğu önemli bir forum.
Konferans aynı zamanda iklim değişikliğini önlemek çalışmalarını harekete geçiren ivmenin yakalanmasını sağlayacak bilgi ve fikir paylaşımının tüm paydaşlar arasında yapıldığı önemli bir platform.
Hükümetlerin gündeminde önemli konular bulunuyor
Tarımın iklim değişikliğine uyum sağlanmasında ve sera gazı salımının azaltılmasındaki önemli rolünün anlaşılması, uzun vadeli iklim finansı mekanizmalarının altyapısının ve şemasının tamamlanması ve daha iyi bir planlama ile en korumasız olanların iklim değişikliğine uyum kapasitelerinin güçlendirilmesi, Doha’daki 18. Taraflar Konferansı’nda hükümetlerin belirlediği temel hedeflerden birkaçı.
Ankete katılacak bireylerin yanıtları doğrultusunda hazırlanacak öneriler 2015 Sonrası Üst Düzey Panel tarafından 2013 Bahar aylarında hazırlanacak ve Genel Sekreterin Genel Kurul'a 2013 Eylül ayında sunacağı rapora da dâhil edilecek.
Ankete buradan ulaşılabilirsiniz.
Aralık ayında yayınlanan ilk podcastın konusu, turizm, sürdürülebilir kalkınma ve uluslararası barış arasındaki güçlü birliktelik oldu.
Konuk Muğla ili valisi Fatih Şahin, turizmin ekonomik boyutunun yanı sıra kültürel ve sosyal boyutlarının da olduğunu belirtti.
Şahin, “Turizm sayesinde, insanların daha iyi anlaşıp kaynaştığını; karşılıklı sevgi ve saygının daha da arttığını; çok önemli dostlukların kurulduğunu ve pozitif gelişmelerin yaşandığını tespit ediyoruz” dedi.
UNDP ve Muğla Valiliği'nden belgesel
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Muğla Valiliği'nin ortak bir çalışması sonucu sosyal bir kalkınma aracı olarak turizmin yerelde medeniyetler ittifakını sağlamadaki rolü üzerine bir belgesel hazırlanacak.
Bu belgesel çalışması ile turizmin yerel seviyede uluslararası barışı sağlamadaki rolünün daha görünür hale getirilmesi amaçlanıyor.
Podcastımızı bu bağlantıdan dinleyebilirsiniz.
Podcastlarımız hakkında daha fazla bilgi için: http://bit.ly/yeniufuklar
Gençler arasında işsizliğin azaltılması ve özellikle genç kadınların işgücüne katılımının artırılması amacını taşıyan “Herkes için İnsana Yakışır İş: Ulusal Gençlik İstihdam Programı ve Antalya Pilot Bölge Uygulaması” Birleşmiş Milletler (BM) Ortak Programı sona erdi.
Programın kapanış toplantısı Kasım ayı sonunda Ankara’da yapıldı.
BM ortak programı kapanış toplantısına Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşar Vekili Namık Ata, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Avrupa ve Orta Asya Bölge Direktörü Susanne Hoffman, BM Türkiye Mükim Koordinatörü Shahid Najam ve Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) Genel Müdürü Dr. Nusret Yazıcı katıldı.
İŞKUR’un yürütücülüğünde, BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Uluslararası Göç Örgütü (IOM) ve BM Kalkınma Programı (UNDP) ortaklığında yürütülmekte olan Ortak Program’ın finansmanı İspanya hükümetinin sağladığı Binyıl Kalkınma Hedefleri Fonu’ndan (MDG-F) desteklendi.
2009 yılından beri yürütülmekte olan BM Ortak Programı “insana yakışır iş” ve sosyal entegrasyon çerçevesinde yoksullar ve genç nüfus yararına istihdam politikalarının benimsenmesi ve uygulanması amacıyla ulusal düzeyde ve pilot bölgesi Antalya’da çeşitli çalışmalar yürüttü.
Kapanış toplantısında 2009 yılından bu yana uygulanmakta olan Ortak Programın çıktıları ve sürdürülebilirlik konusu BM Ortak Programı Yöneticisi Bülent Açıkgöz ve İŞKUR Aktif İşgücü Hizmetleri Dairesi’nden İstihdam Uzmanı Özkan Öztürk tarafından katılımcılarla paylaştı.
Öğleden sonra ise “Türkiye’de Genç İstihdamında Entegre Politika ve Stratejiler” konusunun ele alındığı özel bir oturum yapıldı.
Gazeteci Şirin Payzın’ın moderatörlüğünde yapılan oturuma ILO Türkiye Ofisi Direktörü Ümit Deniz Efendioğlu, UNDP Türkiye Temsilci Yardımcısı Matilda Dimovska, FAO Avrupa ve Orta Asya Bölge Ofisi’nden Kıdemli Uzman Stjepan Tanic, IOM Türkiye Misyon Şefi Meera Sethi ve Kalkınma Bakanlığı İstihdam ve Çalışma Hayatı Daire Başkanı Gökhan Güder konuşmacı olarak katıldı.
UNDP Başkanı Helen Clark, “2050’de Dünyamız: Daha mı Fazla, Daha mı Az Eşitlikçi ve Sürdürülebilir?" başlıklı sunumunda, dünyanın şu anki sosyo-ekonomik durumunu ve 2050’deki dünyayı etkileyecek olan küresel faktörleri inceledi.
Helen Clark yaptığı konuşmada, yoksulluk, eşitsizlik ve sürdürülebilir çevre gibi küresel sıkıntıların birbirleriyle bağlı olduğunu ve eş zamanlı olarak çözülmesi gerektiğini vurguladı.
Toplumun her kesimi için eşit fırsatlar sağlamak, gelecek nesiller için bu fırsatları sürdürülebilir kılmak ve insanların kalkınma süreçlerine katılımını güçlendirmek konularına dikkatleri çeken Clark, bu üç temel faktörün insani gelişme ve kalkınma için olan önemine değindi.
Sunumunda, bu kalkınma sorunları küresel düzeyde bütüncül bir yolla çözülmesi gerektiğini belirten Helen Clark, yapılan politik, çevresel, sosyal ve ekonomik seçimlerin bu süreçte büyük rol oynadığının altını çizdi.
UNDP Başkanı, Eşit ve Sürdürülebilir 2050 için küresel düzeyde, ‘İstediğimiz Gelecek’ amacıyla mutabakatlar kurma, ülke düzeyinde akılcı politik kararlar alma ve yerel düzeyde yenilikçi çözümler bulma yaklaşımlarını değerlendirerek, çözüm önerileri sundu.
Helen Clark konuşmasının sonunda, teknoloji, girişimcilik, çevre bilinci ve saygı ışığında, dünyanın 2050 yılında daha eşit ve sürdürülebilir olacağına dair ümitli olduğunu belirtti.
Rapor, 26 Kasım'da UNCTAD ve Birleşmiş Milletler Enformasyon Merkezi tarafından bir toplantı ile açıklandı.
En Az Gelişmiş Ülkeler (EAGÜ) 2012 Raporu, dünyanın en yoksul ülkelerinin sosyo-ekonomik yapılarının kapsamlı bir analizini yapıyor.
UNCTAD tarafından yayımlanan son raporda, dünyanın en yoksul ülkelerinden başka ülkelere yaşanan göç nedeniyle kaybedilen eğitimli ve yüksek vasıflı kişilerin, bilgi transferi ve yatırımları teşvik ederek anavatanlarına katkı sağlayabilecekleri belirtiliyor.
İşçi dövizlerinin EAGÜ'de yatırım amaçlı kullanılmasının çok önemli bir kaynak olduğu vurgulanan raporda, bu çabalarda başarılı olabilmek için LDC ülkeleri ve onların kalkınma ortaklarının politika değişikliği yapmaları gerektiği belirtiliyor.
Türkiye'nin En Az Gelişmiş Ülkeler için Önemi
Türkiye son dönemde EAGÜ'nün kalkınma alanındaki önemli bir ortağı konumuna geldi. Bu bağlamda, 2007 Temmuz ayında İstanbul, EAGÜ Dışişleri Bakanları zirvesine ev sahipliği yaptı.
2008 Mart ayında ise İzmir'de "Afrika EAGÜ'nin Refahı İçin Ticaret ve Kalkınma" başlıklı bir toplantı düzenledi. 2011 Mayıs ayında, Birleşmiş Milletler Dördüncü En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı İstanbul'da düzenlendi.
Türkiye EAGÜ için yapılan çalışmalarda çok önemli bir yer almakta ve bağış yapan ülkeler arasında öne çıkıyor.
Hem kamu sektörü hem de özel sektörde ve ayrıca sivil toplum kuruluşları düzeyinde yapılan katkılar milyarlarca dolara varmaktadır. Türkiye bu katkılarıyla dünya çapında milyonlarca insanın hayatında bir farklılık yaratıyor.
Raporun tanıtım toplantısında Birleşmiş Milletler Mukim Koordinatörü Shahid Najam, dünyanın çeşitli bölgelerinde onur ve adalet isteyen milyonlarca insanın sokaklara çıktığını söyledi.
Bu insanların, ekonomik ve siyasi sistemlerin merkezinde ‘insanların’ olmasını; kamuya ait konulara anlamlı bir katılımlarının olması için şans verilmesini; onurlu bir yaşam; korku ve yokluk olmayan bir hayat istediklerini de ekledi.
Najam, yoksulluk, hastalıklar ve dünyadaki diğer sıkıntılar nedeniyle mağdur olan insanın sorunları çözülmezse; erişilmek istenen küresel barışa hiçbir zaman ulaşılamayacağının altını çizdi.
Toplantıda Dışişleri Bakanlığı adına konuşan Çok Taraflı Ekonomik İlişkiler Genel Müdür Yardımcısı Gökçen Kaya, Türkiye'nin EAGÜ'ye yaptığı yardımları, LDC ülkeleri ile kalkınma alanında yaptığı ortaklıkları ve Dördüncü En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı sırasında benimsenen İstanbul Bildirisi konusunda yaptığı izleme çalışmalarını anlattı.
UNCTAD Ekonomik İşler Sorumlusu Rolf Traeger'ın, raporun bulgu ve önerilerini açıklayan sunumunun ardından soru ve cevap kısmıyla toplantıya devam edildi.
Türkiye'nin eski Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Emekli Büyükelçi Ertuğrul Apakan da toplantıya katılarak, Türkiye'nin en az gelişmiş ülkelere yardım etme çabalarına ilişkin deneyimlerini paylaştı.
UNDP'nin bu yıl onuncusunu düzenlediği Yoksullukla Mücadele Futbol Maçına, Brezilyalı Djalma Feitosa Dia, Kamerunlu Samuel Eto’o, İspanyol Fernando Hierro ve Portekizli Fernando Couto gibi dünyaca ünlü futbolcular da katılacak.
Dünyaca ünlü futbolcular, küresel yoksulluk konusunda farkındalık yaratmak için, UNDP iyi niyet elçileri ve futbol efsaneleri olan Ronaldo ve Zinedine Zidane ile birlikte, 19 Aralık’ta bir dostluk maçına çıkacak.
Sponsorluk, bilet satışları ve yayınlardan elde edilen fonlar ile Brezilya ve Afrika’da yoksulluğu azaltmak için yapılan projelere destek olunacak.
Şimdiden yaklaşık 35 bin bilet satıldı
Bu yıl Brezilya, Porto Alegre’deki Gremio Stadı’ndan yapılacak olan maç için şimdiden yaklaşık 35.000 bilet satıldı.
UNDP Başkan Yardımcısı Rebeca Grynspan, yoksullukla mücadele için bu yıl onuncusu düzenlenen bu maç ile dünya çapında aşırı yoksulluk sınırında yaşayan 1.2 milyar insan için farkındalık yaratmayı amaçladıklarını belirtti.
Futbolun dünyanın en popüler sporu olduğunu ve yoksulluğun da küresel bir problem teşkil ettiğini belirten Rebeca Grynspan, bu maçın, yoksullukla mücadele için insanları seferber etmede mükemmel bir araç olduğunu söyledi.
Geçen sene 100 bin ABD doları toplanmıştı
Geçtiğimiz yıl Almanya'nın Hamburg kentinde düzenlenen ‘Yoksullukla Mücadele Maçı’, Somali Yarımadası’nda yapılan insani yardım harekatı için 100.000 ABD doları toplamayı başardı.
On yıl önce, UNDP iyi niyet elçisi Zidane ile ‘Yoksullukla Mücadele Maçı’nı başlatan UNDP iyi niyet elçisi Ronaldo, yoksullukla mücadelenin bir oyun olmadığını ama bu maç sayesinde hem fonları artırmayı hem de çözümün herkesin elinde olduğu bilincini yaymayı amaçladıklarını belirtti.
Farklı ülkelerin televizyon kanallarında da yayınlanan ve yılda bir defa yapılan bu etkinlik, futbolun yönetim organı Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) ve Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) tarafından destekleniyor.
Düşler Akademisi projesi ile hayata geçirilen Social Inclusion Band, 23 Kasım’da İstanbul Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Gölcük Kültür ve Yaşam Merkezi’nde sahne aldı.
‘Sanat-çı engel tanımaz!’ sloganı ile yola çıkan Düşler Akademisi’nin gönüllü müzisyenleri ve sosyal dezavantajlı gençleri bir araya getirdiği projesi Social Inclusion Band, Rock’n Coke’dan Efes One Love Festivali’ne, Akbank Caz Festivali’nden İKSV Caz Festivali’ne kadar sayısız festival ve sahnede sevenleri ile buluştu.
British Council tarafından desteklenen proje kapsamında düzenlenen ortak performans gecesinde The Fish Police Band ile Social Inclusion Band birlikte sahne aldı.
Konsere katılım ücretsizdi.
Proje ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesinde enerji sektörü sera gazı emisyonları projeksiyonu modellemesine ilişkin kapasitenin artırılması amaçlanıyor.
Proje, hem bu konuda ulusal ihtiyaçları karşılayacak hem de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS) taraf olan Türkiye’nin Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmesine destek olacak.
BMİDÇS’nin bir gerekliliği olarak Türkiye’nin Ulusal Bildirimlerini hazırlaması gerekiyor.
Ayrıca 17. Taraflar Konferansı’nda (COP17) karar verildiği üzere tarafların, Ulusal Bildirimlerinin yanı sıra iki yılda bir İki Yıllık Raporlarını da hazırlamaları gerekiyor.
Her iki raporda da enerji sektöründen kaynaklanan sera gazı emisyonları ile bu emisyonların geleceğe yönelik projeksiyonlarının yer alması gerekiyor.
Projeksiyonların hazırlanması için model kullanımı tüm dünyada kullanılan bir yöntem. Ancak, bu karmaşık modellerin kullanılabilmesi için eğitimli personele ihtiyaç duyuluyor.
Bu proje ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı teknik personeline enerji projeksiyonu modellemesi hakkında eğitim verilmesi, Bakanlık’ta eğitim almış personelin eğitimler vermesinin sağlanması, teknik el kitapçığı ve kılavuz kitaplar gibi eğitici malzemenin üretilmesi hedefleniyor.
Proje kapsamında düzenlenecek toplantı ve eğitim faaliyetlerinin Aralık ayı içerisinde gerçekleştirilmesi planlanıyor.
Mağazalarda görevli satış personelini hedefleyen, Satış Personelinin Ürünlerin Enerji Verimliliğini Öne Çıkaran Satış teknikleri konusunda Eğitimin ikinci aşaması olan "Eğiticilerin Eğitimi" İstanbul’da yapıldı.
Birinci aşamada elde edilen sonuçlarla hazırlanan ikinci aşama eğitim programı, firmaların satış mağazalarında görevli satış personeline düzenli eğitim veren satış, pazarlama ve eğitim departmanlarına yönelik olarak düzenlendi.
Eğitim ile katılımcıların gerçekleştirdikleri satış teknikleri eğitimlerinde enerji verimliliği boyutuna daha fazla yer vermeleri ve bunun sürekliliğinin sağlanması hedeflendi.
Eğitim programının içeriği, enerji etiketleme mevzuatı kapsamında satıcıların sorumlulukları, enerji etiketi bilgileri ve enerji verimliliğini öne çıkaran satış teknikleri konularından oluştu.
Eğitime, proje ortağı Arçelik A.Ş. başta olmak üzere Türkiye Beyaz Eşya Sanayicileri Derneği (TÜRKBESD) üyesi BSH, Vestel, Indesit gibi firmaların yanı sıra zincir satış kanalları olan Teknosa, Metro ve Real gibi kuruluşların satış, pazarlama ve eğitim departmanlarında çalışanlar katıldı.
Çalıştay ile halihazırdaki Enerji Yönetim Sistemleri eğitim programının katılımcılara tanıtılması hedeflendi.
Ayrıca çalıştaydaki tartışmalar ışığında, ileride düzenlenecek olan Enerji Yönetim Sistemleri eğitimlerinin ulusal gereksinimlere uyumunu sağlayacak içerik değişiklikleri de belirlendi.
Çalıştay, Türkiye’de Sanayide Enerji Verimliliğinin Artırılması Projesi kapsamında düzenlendi.
Örnek bir eğitim programı ile desteklenen çalıştayda, projenin de ortağı olan Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü’ne (UNIDO) ait Enerji Yönetim Sistemleri (ISO 50001) eğitim materyallerinden faydalanıldı.
Beş günlük çalıştay, UNIDO Enerji Yönetim Uzmanları olan Erik Gudbjerg, Lokalenergi A/S Direktörü ve Uluslararası EnMS Uzmanı ve Gerard Doherty’nin, Zero Carbon Asli Danışmanı ve Uluslararası EnMS Uzmanı, katkılarıyla yapıldı.
Çalıştaya, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, KOSGEB ve TSE olmak üzere çeşitli kurumlardan yaklaşık 30 kişi katıldı.
Türkiye’de Sanayide Enerji Verimliliğinin Artırılması Projesi ile enerji verimliliği önlemlerinin alınmasında ve enerji verimli teknolojiler kullanarak etkin bir enerji yönetimi oluşturulmasında sanayi kuruluşlarını teşvik etmek ve böylece Türk sanayinde enerji verimliliğinin iyileştirilmesi amaçlanıyor.
GEF (Küresel Çevre Fonu) desteğiyle Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü (YEGM) tarafından yürütülen proje, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü (UNIDO) tarafından Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB), Türk Standardları Enstitüsü (TSE), Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) ile işbirliği içinde yürütülüyor.
8 Kasım’da Stanford Woods Çevre Enstitüsü ve Stanford İnsan Biyolojisi Programı’nda ders veren Helen Clark, yeni küresel iklim anlaşmasına doğru olan ilerlemenin çok yavaş olduğunu söyledi.
Clark konuşmasında, eğer iklim değişikliğini önleyecek daha koordineli küresel bir hareket oluşturulamazsa, yoksulluğu azaltmanın her anlamda giderek zorlaşacağına ve iklim değişikliğine uyum için gereken maliyetin dünyanın her yerinde artacağına dikkatleri çekti.
Geçen haftalarda Karayipler ve ABD’de görülen Sandy Fırtınasının yaşattığı felaketler ve kayıpların bu durumun en iyi örneklerinden biri olduğunu söyleyen Clark, ‘Böylece hava durumunun nasıl yıkıcı, aşırı ve değişken olabileceğini gördük’ dedi.
Clark, iklim değişikliğini önlemek için, tüm dünyanın farklı kalkınma politikaları uygulaması gerektiğini belirtti.
Konuşmasında, iklim değişikliğine uyum ve azaltma girişimleri için halihazırda var olan finansal kaynaklara dikkat çeken Helen Clark, böylece iklim değişikliğini önleme sürecinin, ekonomik dönüşümleri ve enerji dönüşümlerini beraberinde getireceğini söyledi.
Clark, aynı zamanda, teknolojik devrimlerin ve yeni üretim modellerinin de açığa çıkmasını sağlayacak olan iklim değişikliğini önleme süreci, böylece hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için yeni fırsatlar sunacağını belirtti.
Bunun sağlanması için çok disiplinli bir yaklaşımın yanı sıra duzyarlı insanların ve cesur liderliğin gerektiğini sözlerine ekleyen Helen Clark, “İklim değişikliği konusu, ekonomik büyüme, herkes için insana yakışır iş, enerji güvenliği ve sonuç olarak daha istikrarlı ve huzurlu bir dünyanın nasıl meydana geleceği tartışmalarında yer alacak” dedi.
Social Inclusion Band, yeni kadrosu ve repertuarı ile 13 Kasım’da Bronx Pi Sahne’de verdiği konser verdi.
Engelli ve sosyal olarak dezavantajlı gençlerin hayata eşit katılımı amacıyla on iki yıldır kültür, sanat, eğitim ve spor projeleri üreten Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) Düşler Akademisi projesi bünyesinde oluşturulan Social Inclusion Band, yenilikçi ve sosyal girişimci bir projedir.
Düşler Akademisi, engelli ve sosyal olarak dezavantajlı gençler için yepyeni bir dünyanın kapılarını açıyor.
Akademi bünyesinde yetiştirilen yetenekli gençlerden ve profesyonel müzisyenlerden oluşan Social Inclusion Band, 2010’dan bu yana Akbank Sanat Caz Festivali, Rock’n Coke, One Love gibi pek çok festivalde ve İstanbul’daki çeşitli mekanlarda sahne aldı.
Grup aynı zamanda Cahit Berkay, Babazula, Bengü, Şebnem Ferah, Hayko Cepkin ve Can Bonomo gibi birçok müzisyen ve grup ile aynı sahneyi paylaştı.
Yeni Sezonun Konuk Sanatçısı Selen Servi
Social Inclusion Band, bu sezonun ilk konserinde konuk sanatçı olarak Selen Servi’yi ağırladı.
2010 yılında İskender Paydaş'ın müzik direktörlüğünde ilk albümü "Göze Aldım"ı çıkaran Selen Servi ile Social Inclusion Band’in yolları 2011 yılında kesişti.
Yaptığı televizyon ve radyo programlarının yanı sıra sosyal içerikli projelerde de yer alan Selen Servi, kendisine ait bir şarkıyı, işaret dili ile yorumlayarak, Social Inclusion Band ile Bronx Pi Sahne'de söyledi.
Türkiye için doğru sürdürülebilir kalkınma göstergelerinin tanımlanması ve izlenecek mekanizmaların belirlenmesi amacıyla bu toplantı yapıldı.
Toplantıda, Kalkınma Bakanlığı, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı Türkiye şubesinin (WWF-Türkiye) sürdürülebilirlik konusundaki çalışmaları paylaşıldı.
Çevresel sürdürülebilirliği ölçülebilir kılan Ekolojik Ayak İzi hesaplaması, Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network, GFN) Başkanı Mathis Wackernagel tarafından açıklandı.
WWF-Türkiye, toplantıda Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu’nun sonuçlarını paylaştı. Bu rapor ile birlikte, ekolojik ayak izi hesaplaması Türkiye için ilk defa yapılmış oldu.
Toplantının açılışında konuşan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Mukim Temsilci Yardımcısı Matilda Dimovska, Rio+20 Konferansı'nda BM üyesi ülkelerinin sürdürülebilir kalkınmaya dair politik kararlılıklarını ortaya koyduklarını söyledi.
Dimovska, ayrıca, çevrenin korunmasının yanında istihdam yaratılması, eşitsizliklerin giderilmesi ve yoksulluğun azaltılmasını kapsayan sürdürülebilir kalkınmanın günümüz dünyasında en doğru seçenek olduğunu belirtti.
WWF-Türkiye ve GFN işbirliğiyle hazırlanan Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu, doğal kaynakları arazi kullanım biçimlerine, tüketim kategorilerine ve gelir seviyelerine göre incelerken, 2050 yılına yönelik senaryolar ışığında ekolojik limit aşımını durdurmak için çözüm önerileri sunuyor.
Rapor, küresel ve bölgesel eğilimleri göz önünde bulundurarak, Türkiye’nin durumunu inceliyor ve ekolojik açığın kapatılmasına yönelik stratejik kararlar için bilimsel bir zemin oluşturuyor.
Küresel Ayak İzi Ağı Başkanı Mathis Wackernagel, “Türkiye’nin refahını ve istikrarını tehdit eden ekolojik riskler hafife alınmayacak düzeyde. Ancak doğal kaynaklarının durumunu, sınırlarını ve bağımlılıklarını inceleyen öncü ülkeler, vatandaşlarının refahını ve ülkelerinin zenginliğini garanti altına alabilir. Türkiye bu öncü ülkelerden biri olabilir,” dedi.
WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, "Türkiye’nin sürdürülebilirlik trenini yakalaması için, Ekolojik Ayak İzi gibi, büyüme hızı dışındaki göstergeleri de kalkınma planlarına dâhil etmesi gerekiyor" dedi.
Baştak, ancak doğru ve birbirini tamamlayan kalkınma göstergelerini kullanarak ve etkin doğal kaynak yönetimi politikalarını uygulayarak doğayla uyum içinde yaşayacağımız bir gelecek kurulabileceğini ve güçlü bir ekonomiye sahip olunabileceğini belirtti.
'Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi' Raporu’na ulaşmak için bu bağlantıya tıklayınız.
Antalya temaslarına Vali Ahmet Altıparmak’ı ziyaret ederek başlayan Shahid Najam’a BM Ortak Programı’nı oluşturan kuruluşlardan BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nun Türkiye Direktör Yardımcısı Ayşegül Akın da eşlik etti.
Ziyarette BM Ortak Programı’nın, BM kuruluşları (FAO, ILO-Uluslararası Çalışma Örgütü, Uluslararası Göç Örgütü- IOM ve BM Kalkınma Programı -UNDP) ve İŞKUR işbirliğinde gerçekleştirildiği konuşuldu.
Ayrıca, Antalya’daki ilgili kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve özel sektörün de desteğiyle ve katıklarıyla projenin yürütüldüğünün, tüm bunların da valiliğin liderliğinde ve koordinasyonunda yapıldığının altı çizildi.
Mukim Koordinatör Najam daha sonra BM Ortak Programı, İŞKUR ve Antalya Süs Bitkileri İhracatçıları Derneği ortaklığında düzenlenen Kesme Çiçek Eğitim Programı’nı ziyaret etti.
Najam, başarılı kursiyerlerin eğitim sonrası çeşitli şirketlerde işe yerleştirilmiş olmalarından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
BM Ortak Programı “Herkes için İnsana Yakışır İş: Ulusal Gençlik İstihdam Programı ve Antalya Pilot Bölge Uygulaması” 2009 yılında başladı ve Aralık 2012 itibariyle sona eriyor.
Ortak Program gençler arasında işsizliğin azaltılması, özellikle genç kadınların işgücüne katılımının artırılması ve genç işsizlerin insana yakışır işlere yerleştirilme oranının artması hedefiyle çalışmalar yürüttü.
BM Ortak Programı’nın finansmanı İspanya Hükümeti’nin sağladığı Binyıl Kalkınma Hedefleri Fonu’ndan (MDG-F) desteklendi.
Etkinliğe katılan İngiliz The Guardian gazetesinin sürdürülebilirlik editörü Jo Confino, sürekli büyüyen dünya ekonomisinin doğal kaynakların sonunu getirdiğini belirterek “Sürdürülebilirlik tüm insanları ilgilendiriyor. Gazeteci kamuyu bilgilendirmeli ve toplumda sürdürülebilirlik bilinci yaratmalı” dedi.
Sürdürülebilirliğin toplumsal bir sorumluluk olduğuna değinen BMKİS Türkiye Ulusal Ağ Temsilcisi ve Yürütme Kurulu Başkanı Yılmaz Argüden ise Küresel İlkeler Sözleşmesi ve şirketlerin hazırladığı sürdürülebilirlik raporları hakkında bilgi verdi.
Etkinlikte İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği Genel Sekreteri Engin Güven, Bölgesel Çevre Merkezi (REC) Direktör Yardımcısı Kerem Okumuş, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Türkiye Ofisi’nden Ozan Çakmak ve İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu Türkiye Kurucu Başkanı Arzu Özyol da konuşmacı olarak yer aldı.
Türk basınından çok sayıda gazetecinin davetli olduğu etkinliğe UNDP Özel Sektör ve Kalkınma Merkezi Direktör Yardımcısı Hansın Doğan ve UNDP Türkiye İletişim Koordinatörü Faik Uyanık da katıldı.
Bu bölümde, sürdürülebilir turizmin uluslararası uzlaşmayı sağlamadaki rolü üzerine konuşuyoruz.
UNDP Türkiye: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar programıyla karşınızdayız. Bu bölümde turizm, sürdürülebilir kalkınma ve uluslararası uzlaşma konularını ele alıyoruz. Konuğumuz ise, Türkiye’nin en çok uluslararası turist çeken illerinden birisi olan Muğla şehrimizin valisi Fatih Şahin. Elbette turizmin ekonomik boyutunun yanı sıra sosyal ve kültürel boyutları da bulunuyor. Muğla özelinde konuşacak olursak acaba bu bağlantı hakkında Vali Şahin neler söyleyebilir?
Fatih Şahin (F.Ş.): Dediğiniz gibi, turizme sadece ekonomik açıdan bakmamamız gerekir. Çünkü hem Türkiye içinden hem de yurtdışından Muğla’ya gelen misafirlerimiz sayesinde biz birbirimizi daha iyi anlıyoruz. Birbirimizin yaşam tarzlarını görüyoruz. Kültürlerimiz, birbirimizin bilgisine sunuluyor. Bu anlamda turizm sayesinde, insanların daha iyi anlaşıp kaynaştığını; karşılıklı sevgi ve saygının daha da arttığını; çok önemli dostlukların kurulduğunu ve çok pozitif gelişmelerin yaşandığını tespit ediyoruz. Tüm bunlar turizmin, ülke ve dünya barışına olan katkısı ile paha biçilemez bir alanı. Bu yadsınamaz bir gerçek ve bu anlamda turizmi önemsemeliyiz. Yüzyıllar önce Yunus Emre’nin söylediği bir söz var, biliyorsunuz:
“Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim sevilelim,
Bu dünya kimseye kalmaz.”
İşte aslında her şey en başta tanışmayla başlıyor. Turizm, dünyada Yunus’un yüzyıllar önce söylediği sözde belirttiği felsefeye hizmet eden çok önemli bir sektör. Bunu önemsiyorum.
UNDP Türkiye: Peki dünya barışı ve doğa ile kültürel mirasın korunması arasında nasıl bir bağlantı olabilir?
F.Ş.: Tabii, ülkemizde ve Muğla’mızda her döneme ait eserler var. Biz özellikle bunları ayağa kaldırmak için Kültür Bakanlığı ile beraber büyük bir çaba sarf ediyoruz. Osmanlı, Karya ve Likya dönemleri gibi birçok uygarlığa ait eserler var. Bunlar bizim topraklarımızda olan büyük zenginlikler. Hangi uygarlığa ait olursa olsun onları restore edip, işlev vererek ayağa kaldırmak bizim görevimiz. Bu da gerçekten kültür turizmi ve dünya barışı altında çok önemli bir başlık.
UNDP Türkiye: Şimdi biraz da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı öncülüğünde UNDP’nin de katkıda bulunduğu ‘koruma alanları’ konusuna geçelim. Muğla’da çok sayıda deniz koruma alanı var. Peki deniz koruma alanları neden gerekli ve turizme nasıl bir katkıları var? Vali Şahin bu konuda Muğla’nın özel durumuna dikkat çekiyor.
F.Ş.: Bizim 1200 kilometrelik bir sahil şeridimiz ve muhteşem koylarımız var. Onun için bu koyları ve denizdeki canlıları korumak, oradaki turizmin geleceği açısından da çok önemli. Bunu sadece turizm için değil bir insanlık vazifesi olarak da yapmalıyız. Ama özellikle bizim bu bölgede daha dikkat etmemiz lazım. Çünkü bu güzellikleri korumalıyız ki turizmimiz sürdürülebilir ve kalıcı olsun.
UNDP Türkiye: Bu bölümde ele aldığımız konuya #yeniufuklar etiketi ile Twitter üzerinden katkıda bulunabileceğinizi vurgulayalım ve devam edelim. Turizm yoluyla sürdürülebilir yeşil ekonomiye katkı, üzerinde durulması gereken bir diğer konu başlığı. Örneğin Muğla el sanatları işletmesi MELSA. Bu işletme özel koruma alanları ve çevresinde günübirlik alan yönetimi konusunda Türkiye ve özellikle Akdeniz bölgesinde bir model niteliği taşıyor. Bize bu girişim ile ilgili olarak neler söyleyebilirsiniz?
F.Ş.: Valiliğimize ait olan bu şirket 20 yıl önce kurulmuş. İlk etapta, yöredeki kadınların el işleri ve dokuma ile ilgili faaliyetleri vardı. Buna hala devam ediyoruz. Ama son dönemde özellikle Ölüdeniz ve Gökova gibi sahilleri işletiyoruz. Herkes çok mutlu ve çok memnun. Turizmde vazgeçilmez bir unsur hizmette kaliteyi çok iyi tutmak ve uzun dönemli düşünmektir. Biz de sadece kar amaçlı değil, aynı zamanda orada iyi bir hizmet vermek için de çalışıyoruz. Geçen yıllarda Ölüdeniz en güzel plaj seçildi. Gökova’da da kite sörf yükselen bir değer ve bu anlamda Gökova dünyanın önde gelen parkurlarından birisi. Orayı da arkadaşlarımız işletiyor. MELSA, kazandıklarını da tamamen sosyal sorumluluk projelerine harcayan bir şirket. Engelli vatandaşlara yardım ediyor, her düzeyde öğrencilere burs veriyor, okullar yapıyor ve kazanılan bu parayı köylerimizin alt yapı hizmetlerine harcıyoruz. Yani o bölgeden kazandığımız yine o bölge insanına hizmet olarak geri dönüyor. Bu da büyük bir mutluluk.
UNDP Türkiye: Peki sürdürülebilir bir turizm mümkün mü? Acaba Muğla’da turizm sürdürülebilir bir şekilde mi gelişiyor?
F.Ş.: Turizm sektöründe, sektör temsilcilerinin, orada çalışanların ve bizim işimizi çok iyi yapmamız lazım. Kaliteden ödün vermeden uzun dönemli çalışmalar yapmak lazım. Yenilikçi olmak ve dünyadaki gelişmeleri takip etmek gerekiyor. Bizim bölgemize yılda yaklaşık olarak üç milyon yabancı turist geliyor ve bu giderek artıyor. Bir o kadar da yerli turist ağırlıyoruz. Kültür turizmi ve sporla ilgili gelişmeleri de takip edip bu alanlarda faaliyetlerimizi artırmamız lazım. Buna da başladık. Hem Kültür Bakanlığımız hem Valiliğimiz birçok eseri restore etti ve bu çalışmalar devam ediyor. Bunu kamuoyuna sunmaktan da büyük mutluluk duyuyoruz. Böylelikle biz bundan sonraki dönemde gelen turisti, Muğla’nın iç bölgelerine çekebiliriz. Yürüyüş güzergahları sayesinde trekking yapabilir; bisiklete ve ata binebilirsiniz. Muğla Merkez’de ayağa kalkan çarşı, restore edilen büyük mekanlar ile birlikte, biz bundan sonra kültür turizmini de önemli bir başlık haline getirmeyi planlıyoruz. Böylelikle hem turizmde çeşitliği hem de süreyi artırmış oluruz ki bunu çok önemsiyoruz. Bu tür kültür turizmi faaliyetleri, hem bölge barışına hem de dünya barışına büyük katkı sağlıyor.
UNDP Türkiye: Muğla Valisi Fatih Şahin’i dinliyorduk. Bu bölümde turizm, sürdürülebilir kalkınma ve uluslar arası uzlaşma konularını ele aldık. Ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar’ın bu bölümünün de sonuna gelmiş olduk. Programı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyosu Radyo İlef’te hazırladık. Programımızı FM bandında ve internette Açık Radyo’dan; yayın ağımızdaki üniversite radyolarından; Podcast formatında ITunes üzerinden ayrıca undp.org adresinden ulaşabilirsiniz. Sosyal medya üzerinde kullanıcı adımız undpturkiye. Tekrar görüşmek dileğiyle, hoşçakalın!
Bu bölümde Türkiye’nin giderek artan dış yardımlarını konuşuyoruz.
UNDP Türkiye: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar programıyla karşınızdayız. Bu bölümde, Türkiye’nin giderek artan dış yardımlarını ele alıyoruz ve konuğumuz TİKA’dan (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) Kıdemli Uzman Füsun Gür. Hoşgeldiniz.
Füsun Gür (F.G.): Hoşbulduk.
UNDP Türkiye: TİKA, 1992 yılında kurulmuş ve bu sene 20 yılını kutlayan bir kuruluş. Sohbetimize kalkınma yardımlarını konuşarak başlayalım istiyorum. Kalkınma yardımı dediğimiz zaman neyi anlamamız gerekiyor?
F.G.: Gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarına destek vermek ve onların problemlerine çözüm bulmak amacıyla yapılan ayni ve nakdi yardımlara kalkınma yardımları diyoruz. Ortaya çıkan sonuçları itibariyle işbirliği geliştirmedeki en önemli enstrümanlardan biridir. Dünyamızda insanlar açlıkla, fakirlikle ve bulaşıcı hastalıklarla uğraşıyorlar. Günlük 1 doların altında gelire sahip, açlık sınırındaki 2,5 milyar insan varken herkesin üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerekiyor. Kalkınma problemleri küresel sorumluluk gerektirmektedir.
UNDP Türkiye: Kamuoyuna baktığınız zaman, Türkiye hep dış yardım alan bir ülke olarak bilinir. Ama son yıllarda giderek artan bir dış yardım söz konusu. Rakamlara bakalım isterseniz. Türkiye’nin dış yardımları nereden nereye geldi?
F.G.: Türkiye’nin dış yardımları 2003- 2004 yılları arasında 60-80 milyon dolar iken; giderek artan bir ivme ile 2011 yılında 1,3 milyar dolara yaklaşmış durumdadır.
UNDP Türkiye:Örneğin bendeki bir rakam, resmi kalkınma yardımlarını 2010 yılında 967 milyon dolar olarak gösterirken; bu rakamın az önce belirttiğiniz gibi 1,3 milyar dolara çıkmış olması çok ciddi bir artış. Son iki üç yıl içinde bile yüzde 30’u aşkın bir artış söz konusu.
F.G.: Evet, çok doğru. Yardımları anlatırken bunun kategorilerine de girmek gerekiyor. Az gelişmiş ülkelere yapılan acil yardımlarda ve ülkemize gelen süreli misafirler gibi kalemlerdeki harcamalarda gözlenen artış ile 2011 yılında rekor düzeyde bir yardım yapmış bulunuyoruz.
UNDP Türkiye: Elbette bu kalemlere bakmak çok önemli. Neyi resmi kalkınma yardımı olarak kabul ediyoruz neyi etmiyoruz? Bir de ‘resmi’ olan ve olmayanlar kalkınma yardımları var. Aradaki farkı bize anlatır mısınız?
F.G.: Tabi ki. Kalkınma yardımları bir şemsiye isimdir. Bunu resmi ve özel olarak ikiye böleriz. Adında belirtildiği gibi, resmi kurumlarımız tarafından yapılan yardımlara resmi yardımlar; sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün yaptığı yardımlara da özel akımlar deniliyor. Resmi yardımlarımız arasında TİKA’nın da yaptığı gibi proje-program ve teknik işbirliği yardımları; askeri unsurlarımızın gerçekleştirdiği barışı yapılandırma çalışmaları; hazine müsteşarlığı, dış işleri bakanlığı ve diğer bakanlıklarımızın uluslar arası kuruluşlara yaptığı yardımlar bulunuyor.
UNDP Türkiye: Örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kosova’da verdiği eğitimin masrafları ve içeriği de kalkınma yardımı mıdır?
F.G.: Evet, kesinlikle öyledir.
UNDP Türkiye: Yurt dışında yapılan bir tarih eser restorasyonu da kalkınma yardımı olabilir mi?
F.G.: Bu da niteliğine göre yardım olarak sıralanabilir. Aynı zamanda yurtiçinde yabancı uyruklu öğrencilere yapılan yardımlar da ayrı bir kategori olup, geçerli bir yardım türüdür.
UNDP Türkiye: Resmi olmayan kalkınma yardımlarından da söz ettiniz. Bunların, iş adamları ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılan yardımlar olduğunu belirttiniz. Bunlar da ayrı bir kategori. Elbette ki, bu yardımların toplanması da ciddi bir iş. TİKA’nın da isminde geçen ‘koordinasyon’un da amacı bu olsa gerek. Yüzlerce ve belki binlerce kuruluşla ve dernekle temasa geçip bu rakamları elde ediyorsunuz, öyle değil mi?
F.G.: Evet. Bu sene TİKA olarak, 50 sivil toplum kuruluşuyla 100’ün üzerinde proje gerçekleştirdik. Ve bunların hepsini raporlamayı başardık. Bunun dışında TİKA ile işbirliği yapmayıp, kendisi münferit olarak alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının da verilerini topluyoruz. Ve Türk sivil toplum kuruluşları gerçekten çok etkin çalışıyorlar. Hem devlet kurumlarımız hem sivil toplum kuruluşlarımız Somali’de harikalar yarattılar. Bunun dışında Türk iş adamlarımız alanda doğrudan yatırım yapıyorlar. Hatta yaptıkları yatırımlardan elde ettikleri karlarla yaptıkları yeni yatırımlar da kalkınma yardımlarının birer parçası. Bunların hepsini, TİKA tarafından oluşturulan bir envanterde topluyor, analiz ediyor ve sonuçlarını her sene Kalkınma Yardımları Komitesi’ne gönderiyoruz. Diğer gelişmiş ülkeler de bunları gönderiyorlar. Herkesin ne kadar yardım yaptığı ortaya çıkıyor.
UNDP Türkiye: Füsun Hanım siz de kişisel olarak bu koordinasyondan sorumlusunuz. Bu anketleri veya soru formlarını, ortalama olarak kaç yere gönderiyorsunuz?
F.G.: Yaklaşık olarak 1500 kuruma gönderdiğimizi tahmin ediyorum. Ama bunlardan ciddi olarak yardım yapıp, bunu sisteme girerek envantere bilgi sağlayan 100-150 kuruluş bulunmakta. Bunların hepsinin analizleri yapılıyor. Ne, hangi ülkeye, ne kadar, hangi sektörde yardım yapılmış, bunlar belirleniyor.
UNDP Türkiye: Bu 1500 rakamı resmi ve resmi olmayanların toplamımıdır?
F.G.: Evet.
UNDP Türkiye: Son yıllarda dış yardımlarda artan bir trend gözlendiğinden söz ettik. Bu artışta yöntemin değişmesi de etkili oldu mu? Daha evvelden olmayan böyle bir koordinasyon ve raporlamanın, dış yardımların artmasında rolü oldu mu?
F.G.: 2003’den 2008’e yılına kadar, yardım rakamlarının iyi toplanması, yardımların artmasına sebep olmuşsa da, son yıllardaki bu ciddi yükselişin sebebi Türkiye’nin bu yardımlara ayırdığı kaynakların fazlalaşmasıdır. Bu rakam ciddi oranda artmıştır.
UNDP Türkiye: Sizin de bildiğiniz gibi, Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin sekizincisi ulusal kalkınmayı teşvik ediyor. Türkiye’nin 2010 yılındaki resmi yardımlarının milli gelire oranı yüzde 13 iken 2011 yılında yüzde 17’ye yükseliyor. Yıldan yıla da dikkat çekici bir artış olduğu söylenebilir, öyle değil mi?
F.G.: Tabi ki resmi kalkınma yardımlarının artmasına paralel olarak, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmadaki katkımız da artmış oluyor.
UNDP Türkiye: Bu anlamda, Türkiye’nin Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden sekizincisini yerine getirme konusundaki performansı benzer ülkelerle kıyaslandığı zaman çok daha iyi. Bunun da altını çizmek gerekiyor.
F.G.: Zaten 2011 yılında DAC, donör, ülkelerle karşılaştırdığımız zaman Türkiye, yardımlarını en çok artıran ülke konumundadır.
UNDP Türkiye: Bu DAC’ın açılımı da ‘Development Assistance Committee’ yani ‘ Kalkınma Yardımları Komitesi’. OECD çatısı altında yer alan bir komitedir. En çok yardım alan ülkeler hangileri? Bu ülkeler hangi kriterlere göre seçiliyor? Ve TİKA ile Türk resmi kuruluşları, yardım alacak olan alanları neye göre belirliyor acaba?
F.G.: 2011 yılında Türkiye tarafından en çok yardım yapılan ülkeler Pakistan, Suriye, Afganistan, Somali ve Kırgızistan olmuştur. Örneğin bu yardımların Pakistan’da yükselmesinin nedeni, bir önceki sene gerçekleşen sel felaketi nedeniyle yaşanan sıkıntılardır. TOKİ, oraya giderek çok büyük kompleksler ve konutlar yapmıştır. Sadece bu projelerin bedeli 135 milyon dolardır. Bildiğiz gibi Suriyeli misafirler hala ülkemize gelmeye devam ediyor. 2011 yılında sadece dört beş aylık bir dönem için raporlanan rakamlar dolayı Suriye’ye yapılan yardımlar yüksek çıkmıştır.
UNDP Türkiye: Bu durumda Suriye’den gelip Türkiye’ye sığınanlar için yapılan yardımlar da Türkiye’nin resmi dış yardımları arasında yer alıyor.
F.G.: Evet, aynen öyle. En az gelişmiş ülkeler arasında yer alan Afganistan’a, Sayın Başbakanımızın geçen sene İstanbul’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler 4. Konferansı’nda 9 milyon dolar yardım yapacağı taahhüdü üzerine, yüksek miktarda yardım yapılmıştır. TİKA da Afganistan’ a, özellikle eğitim, sağlık ve su konularında yıllardır proje-program yardımları götürmektedir. Birçok öğrencinin okumasına hizmet etmiştir. Birçok hastane işletmiş, poliklinik açmış ve onlara örnek olmuştur.
UNDP Türkiye: Aslında insani kriterlerin burada birinci sırada yer aldığını görüyoruz. En az gelişmiş ülkelere vurgu yapmanız önemliydi. 2011 yılında, uluslar arası büyük bir konferans olan ‘En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’ Türkiye’nin ev sahipliğinde yapıldı. Bu ülkelere yapılan yardımlar 2011’de, 2010 yılına oranla yüzde 79 oranında artarak 279 milyon dolara kadar ulaşmış. Hükümetin vermiş olduğu taahhütten de söz ettiniz. Dolayısı ile bunun artacağı da öngörülebilir.
F.G.: Türkiye olarak taahhüdümüz 200 milyon dolar iken biz 279 milyon dolarlık bir dış yardım gerçekleştirdik.
UNDP Türkiye: Yani Türkiye’nin yüzde 40 oranında kendi taahhüdün üzerine çıkarak bir yardım gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Peki, Türkiye’ye baktığımız zaman, Türkiye net yardım alan mı veren mi bir ülkedir? Hangi durumdayız şu anda?
F.G.: Aslında Türkiye yardım veren bir ülke konumundadır.Aldığı yardımlar Avrupa Birliği yardımlarıdır. Verdiğiz yardımlar aldığımız yardımlardan çok daha yüksektir.
UNDP Türkiye: Konuştuğumuz konuya siz de katkıda bulunmak isterseniz, görüşlerinizi, #yeniufuklar etiketini kullanarak Twitter üzerinden bize ve TİKA’dan uzmanımız sayın Füsun Gür’e ulaştırabilirsiniz. Füsun Hanım, TİKA’nın 20. yılını bir kez daha kutluyoruz sizin nezdinizde.
F.G.: Çok teşekkür ediyoruz, hep kutluyoruz. Biz büyüyen ve güçlü bir kuruluşuz. Gençleri bizim yardım konularımızla ilgilenmeye davet ediyor, her zaman bekliyoruz.
UNDP Türkiye: Elbette TİKA, Birleşmiş Milletler’in de Türkiye’deki en önemli ortaklarından biri. Bunu da vurgulayarak programımızı noktalayalım. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar’ın bu haftalık da sonuna geldik. Programı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyosu Radyo İlef’te hazırladık. Programımızı FM bandında ve internette Açık Radyo’dan; yayın ağımızdaki üniversite radyolarından; Podcast formatında ITunes üzerinden ayrıca undp.org adresinden ulaşabilirsiniz. Sosyal medya üzerinde kullanıcı adımız undpturkiye. Tekrar görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
Bu bölümde iklim değişikliğine bağlı afetlerde risk yönetimi konusunu konuşuyoruz.
UNDP Türkiye: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Temsilciliği’nin hazırladığı Yeni Ufuklar Programı ile karşınızdayız. Bu bölümde, iklim değişikliğine bağlı afetlerin ele alınış biçimini, yeni ifadesiyle iklim risk yönetimini ele alıyoruz. Türkiye’de iklim değişikliklerine bağlı olarak meydana gelen sellerin yol açtığı kayıplar deprem hasarlarına yaklaşmış durumda. Türkiye’deki bu tablo dünyada da farklı değil. Bu yüzden Ankara’da ekim ayı içinde ‘İklim Değişikliği Risk Yönetimi’ başlıklı bir konferans düzenlemiştik. Aslında iklim değişikliği hayatımızı doğrudan etkileyen bir faktör ancak çok da farkında olduğumuz söylenemez. İklim Değişikliği Risk Yönetimi başlıklı konferansta, bu konuda farkındalığın artırılması konusu tartışıldı. İklim değişikliğinin hayatımızı nasıl etkilediğini rakamlarla aktardığımız zaman da çarpıcı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Örneğin, Türkiye’de her yıl ortalama 200 sel yaşanıyor. Bu seller yılda ortalama 100 milyon dolar maddi hasara yol açıyor. Sadece fırtınalarla beraber görülen yıldırımların Türkiye’de yol açtığı can kayıpları ise son yıllarda artmış durumda. Bu can kayıpları 400 civarında. Konferansta işte bu gibi çarpıcı rakamlar ve bu rakamları düşürmek için yapılabilecekler ele alındı. Rakamlardan kısaca bahsettik ve bunlar sadece birkaçıydı. Tablo gerçekten bu kadar vahim mi ve Türkiye bu tablonun ne kadar farkında? İTÜ Afet Yönetim Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, İklim Değişikliği Risk Yönetimi Konferansı ile ilgili olarak CNN Türk'e verdiği röportajda şunları söylüyordu:
Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu (M.K.): Bu tablo dünyanın birçok yerinde bu şekilde. Biz bunu Türkiye’de ilk defa Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın ortaklaşa hazırladığı İkinci Bildirim Raporu ile ortaya koymaya çalıştık. Türkiye’de iklim değişikliği gün geçtikçe daha çok gözlemleniyor ve konuşuluyor. Ancak, hangi afetin ne kadar arttığı ve bu afetlerin Türkiye’nin hangi bölgelerinde meydana geldiği ilk kez sayılara ve grafiklere dökülerek somutlaştırıldı.
UNDP Türkiye: Peki acaba bu süreç tamamlandı mı? Örneğin doğal afetler hangi bölgelerde ve ne kadar arttı?
M.K.: İkinci Bildirim ile hazırlanan raporda dolu, orman yangını, sel, kuraklık gibi farklı özellikler gösteren on iki afet ele alındı. Bu afetler farklı mevsimlerde farklı yerlerde ortaya çıkıyor ama önemli bir ortak noktaları var o da hepsinde artış olması.
UNDP Türkiye: Peki acaba ne kadarlık bir artıştan bahsediyoruz burada?
M.K.: En az 3-4 katı kadar artmış durumda. Zaten dünyadaki istatistikler de bu yönde. Yapılan istatistiklerde 2000’li yıllarla 60’lı yıllar karşılaştırılmış ve sigorta kayıtlarına göre meteorolojik afetlerin 3 kat arttığı gözlemlenmiş. Ekonomik kayıtlar 9 kat, sigorta kayıtları ise 15 kat arttı. Bu nedenle tüm dünyada meteorolojik afetler de zorunlu sigorta kapsamına alınmaya çalışılıyor. Türkiye’de Afet Sigortaları diye yeni bir kanun çıktı. Eskiden sadece zorunlu deprem sigortası vardı. Şimdi, Tarım Sigortaları (TARSİM) ile diğer doğal afetler de sigorta kapsamına katılmaya çalışılıyor. Artık Türkiye’de de yavaş yavaş önlemler alınmaya başlandı.
UNDP Türkiye: Burada da konu ile ilgili kısa bilgilere yer vermek istiyoruz. Değişen iklim, aşırı hava şartları ve iklim olaylarının sıklık, yoğunluk, mekânsal yayılım, süre ve zamanlamasında değişimlere yol açıyor. Başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye’de iklim değişikliğine bağlı olarak meydana gelen sellerin yol açtığı maddi kayıplar deprem hasarlarına yaklaşmış durumda. Türkiye’de yılda yaklaşık 450 hektarlık orman alanını tahrip eden orman yangınlarında 2007 yılından bu yana bir artış gözleniyor. Değişen iklimle birlikte yaşanan düzensiz, ani ve şiddetli yağış ve seller, heyelanları, erozyonu ve uzun süreli kuraklıkları artırıyor. Bugün ortaya çıkan tablo, Türkiye’de 100 yılda bir görülebilecek şiddetteki yağışların yol açtığı sel ve kuraklıkların, 2070 yılına kadar her 10 ile 50 yılda bir tekrarlanabileceğini gösteriyor. Profesör Kadıoğlu’nun da belirttiği gibi, doğal afetler konusunda Türkiye’deki tablo, dünyadaki tabloyla aşağı yukarı aynı. Ancak her afette tanık olunan ve tartışılan farklı durumlar da var. Türkiye’deki dere yatağına yapılan evler ve çarpık yapılaşma gibi sorunlar bu istatistikleri artırmıyor mu acaba?
M.K.: Tabii ki artırıyor. Bu afetlerin sayısı her yerde artıyor ancak kayıp yaşayan ülkelerden biri de Türkiye. Dünya, iklim değişikliğine uyum için uğraşırken Türkiye’nin hem iklim değişikliğine uyum için çalışması hem de afet riski yönetimine büyük kaynak harcaması lazım. Dünyada dere yatağında fazla bina yok ancak bizde oldukça fazla. Dünya, iklimle mücadele etmeye uğraşırken sellere de neden olan sera gazlarının azaltılması için çalışıyor. Hem iklim değişikliğine uyum sağlamamız hem de dere yatağındaki evlerde yaşayan ve seller nedeniyle mağdur olan insanlara yardım etmemiz lazım. Bu nedenle Türkiye kalkınmaya harcayabileceği kaynaklarını bu afetlere müdahaleye harcamak zorunda kalıyor.
UNDP Türkiye: İklim Değişikliği Risk Yönetimi yaklaşımı, afetleri önlemek ve kalkınma çabalarını korumak amacıyla iklim değişikliğine uyum ve afet risk yönetimi konularını bütüncül olarak ele alıyor. İklim Değişikliği Risk Yönetimi, iklim değişikliğinden etkilenecek kalkınma sektörleri olan tarım, gıda güvencesi, su kaynakları, sağlık, çevre ve geçim kaynakları konularına odaklanıyor. Bu sektörler için yerel, bölgesel ve ulusal risk yönetimi kapasitelerinin geliştirilmesini hedefliyor. İklim Değişikliği Risk Yönetimi yaklaşımı toplam beş aşamadan oluşuyor: İklim analizi, Risk ve Etkinin Tanımlanması, Karar Analizi, Kurumsal Yapı ve Politikaların Değerlendirilmesi ve Kapasite Geliştirme. Bunlar elbette biraz teknik görünen konular. Ancak tekrar Türkiye’ye dönecek olursak, afet yönetimi anlamında Türkiye’de neler yapılıyor?
M.K.: Türkiye’de yapılması gereken en önemli şey, afet yönetimine bilimsel ve bütünleşik olarak bakmak. 1959 yılında çıkan Afet Kanunu artık çok etkin değil. Ayrıca Türkiye’nin bir ulusal müdahale planı da yok. Türkiye’nin bir ulusal risk azaltma ve iyileşme planı olması lazım. Biz daha çok gündelik olaylarla uğraşıyoruz. Ama Türkiye’nin ulusal ve yerel seviyede, uluslararası standartlarda planlara ve kanunlara ihtiyacı var. Şu anda yapılan bütün planlar eski kanunlara göre yapılıyor. Bu da geçerli değil. Artık kanunların, hazırlanacak planlara ve işlere göre yeniden yazılması lazım.
UNDP Türkiye: Mikdat Kadıoğlu, hem yasal düzenlemeler yapılmalı hem de kurumlar koordinasyon içinde çalışmalı diyor. Belki afetlerin ortaya çıkış sıklığı aynı ama Türkiye’de çarpık yapılaşma gibi konulardan dolayı çok daha fazla kayıp yaşanıyor. Ona göre Türkiye bu konulara yoğunlaşmalı. Bu tartışmaya dâhil olmak isterseniz #yeniufuklar etiketiyle Twitter üzerinden bize ulaşabilirsiniz. Ve BM Kalkınma Programı Türkiye Temsilciliği’nin hazırladığı Yeni Ufuklar’ın bu bölümünün de sonuna geldik. Programı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyosu Radyo İlef stüdyosunda hazırladık. Programımıza FM bandında ve internette Açık Radyo’dan, yayın ağımızdaki üniversite radyolarından, podcast formatında iTunes üzerinden ayrıca undp.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz. Sosyal medya üzerinde kullanıcı adımız undpturkiye. Tekrar görüşmek dileğiyle hoşçakalın!
Bu yıl ilk kez, 11 Ekim tarihi Dünya Kız Çocukları Günü olarak kutlandı. Bu vesileyle, bu bölümde kız çocuklarının durumu ve çocuk gelinler konularını konuşuyoruz.
UNDP Türkiye: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar programıyla karşınızdayız. Bu bölümde kız çocuklarının dünya genelindeki durumu ve çocuk gelinler sorunu üzerine konuşuyoruz. Konuğumuz, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’ndan Üreme Sağlığı Türkiye Program Koordinatörü Sayın Gökhan Yıldırımkaya. Hoşgeldiniz.
Gökhan Yıldırımkaya (G.K.): Merhaba, hoş bulduk.
UNDP Türkiye: Gökhan Bey, isterseniz sohbetimize başlamadan evvel bir video dinleyelim daha sonra çocuk gelinler sorununa daha detaylı bakacağız.
UNDP Türkiye: Bu video Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği tarafından hazırlandı ve Çağan Irmak tarafından yönetildi. Uzun bir süre de televizyonlarda dönmüştü. Çocuk gelinler sorunu sadece Türkiye’de değil dünyada da olan bir sorun. Öncelikle dünyadaki durumdan bahsedelim. Bugün itibarıyla çocuk gelinlerin durumunun vardığı nokta nedir?
G.Y.: Çok haklısınız, çocuk gelinler evrensel bir problem. Sayıları giderek azalmakla beraber özellikle sonuçları çok dikkat çekici. Yılda ortalama 80 milyondan fazla genç kız, erken gelin veya anne olmaları sebebiyle eğitimlerini yarıda bırakıyor. Daha önemlisi, 14 milyonu aşkın “genç kadın” gebelikle ilgili sorunlar nedeniyle kendinin ve bebeğinin yaşamını tehlikeye atıyor. Bazısı ölüyor, bazısı sakat kalıyor.
UNDP Türkiye: Bu durumun hem sosyal hem de sağlık ile ilgili bir boyutu var, değil mi?
G.Y.: Tabii, muhakkak.
UNDP Türkiye: Peki nasıl tanımlıyoruz çocuk gelinleri?
G.Y.: Bu tanımın evrensel bir çizgisi var. Dünya’nın neresine giderseniz gidin, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası dokümanlarda çocukluk döneminin 18 yaşında sonlandığı belirtilir. Yani, 18 yaşın altındaki her evlilik sosyal, ruhsal ve toplumsal yönden hayata hazırlanmamış, henüz içinde çocukluk dönemini barındıran bir evliliktir.
UNDP Türkiye: Bu tabii ki çoğunlukla kız çocuklarını etkileyen bir durum.
G.Y.: Tabii ki, ağırlıkla öyle.
UNDP Türkiye: 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü’ydü. Birleşmiş Milletler tarafından bu sene ilk defa Dünya Kız Çocukları Günü kutlandı. Bu gün vesilesiyle konu gündeme geldi. Dünyadaki durum, söylemiş olduğunuz gibi, milyonlarca genç kızı ve çocuğu ilgilendiren bir problem. Türkiye’ye dönelim. Türkiye’deki vaziyet nedir acaba?
G.Y.: Türkiye’deki sonuçlar biraz daha dikkat çekici. Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması’na göre, aslında Türkiye’deki her dört evlilikten bir tanesi, az önce bahsettiğimiz sınırlar dâhilinde “erken evlilik”. Yine, TÜİK’in yaptığı son istatistiklerde de 600.000 evlilikten yaklaşık dörtte birinin 19 yaş altı yapılan evlilikler olduğu görüyor. Bunlar önemli vurgular ama ben sizi bir adım daha öteye getireyim. Kırsal alana veya tarım toplumuna gittiğimizde bu oran her üç evlilikten bire düşüyor. Sonuçlarını yakında yayınlayacağımız bir araştırmada şunu bulduk: Mevsimlik tarım işçilerinin yüzde sekseninden fazlası 18 yaşın altındayken evlilik yapmış. Yani, bu durumu etkileyen coğrafi ve bölgesel farklılıklar da var.
UNDP Türkiye: Bu durum, kentten kırsala kırsaldan da mevsimlik işçiler özeline indiğimiz zaman giderek artan bir tablo. Ancak bu, bu durumun kentlerde bulunmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin, Türkiye genelinde 180 bini aşkın çocuk gelin var. UNFPA Türkiye’nin verilerine göre, sizin de söylemiş olduğunuz gibi her üç evlilikten biri çocuk evliliği. Geçtiğimiz yıl 20 bin aile, 16 yaşından küçük kızlarını evlendirmek için mahkemelerde dava açtı. Bu dava sürecinden de bahsedelim. 20 bin aile çok ciddi bir rakam, değil mi?
G.Y.: Evet, çok ciddi bir rakam. Medeni Kanunu’nun 124. maddesine göre, evlenme konusunda yetkin olmak için 17 yaşını doldurmak gerekiyor. Ama kanun, hâkimlere bazı özel durumlarda, başvuru halinde 16 yaşını doldurmuş kız veya erkek çocuklara evlilik hakkını verme yetkisini de veriyor. Bu kararların bir kısmı, gebelik veya istenmeyen cezai durumların önüne geçmek için zorunluluktan alınan kararlar. 20 bin çok ürkütücü bir rakam. Ancak ne yazık ki bu rakamın gerçeği 20 bin kat be kat üstü. Bunu saha çalışmalarında ve saha araştırmalarında görüyoruz. Araştırmamızdan bir alıntı yapayım, genç bir anne bize şöyle demişti: “3 çocuğum var. İlk çocuğumu doğurduğumda 17 yaşındaydım. 19 yaşımda ikinci çocuğumu doğurdum. Üçüncü çocuğum ise şimdi beş aylık. Kocam ile doğum kontrolü hakkında hiç konuşmadık. Hamileliklerim sırasında çeşitli hastalıklar geçirdim.” Bu, kırsalda yaşayan, daha 21 yaşındaki bir annenin, çok az bir zaman önce anlattığı kısa bir öyküydü.
UNDP Türkiye: Bu son derece dikkat çekici bir alıntı oldu. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu olarak sizin, çocuk gelinler hakkında kısa bir süre önce yayınladığınız yeni bir rapor var. Bu raporda 18 yaşın altındaki gelinlerin sayısı on sene içinde 100 milyonu aşacak deniyor. Aynı şekilde 15 yaşın altındaki gelinlerin de 2020 yılına kadar 50 milyon olacağı belirtiliyor. Bu rakamlar son derece çarpıcı. Çocukların erken yaşta evlendirilme sıklığı ve ailenin yoksulluğu arasında doğrudan bir orantı var.
G.Y.: Evet, bu ikisi arasında çok yakın bir ilişki var. Gelir grubu ve kalkınmışlık ile çocukların evlendirilme yaşı arasında gerçekten doğrudan bir ilişki var. Bunu Nüfus Sağlık araştırması, Türkiye’de yapılan diğer araştırmalar ve bizim yaptığımız yerel çalışmalar ortaya koyuyor. Aslında sorun şu: Genç kızlar evlendirmeyle beraber eğitim hakkından yoksun kalıyor; sağlık yönünden tehdit altında kalıyor ve üretime ve sosyal yaşama katılamıyor. Böylece ülke, hem eğitilmiş nüfusunu ve kalkınmaya katkısı olacak insanları kaybediyor hem de yoksulluk, bu kısır döngü ile derinleşerek daha çok erken evliliğe yol açıyor. Beni bir şey daha çok etkiliyor. Biz, Binyıl Kalkınma Hedefleri’nde anne ve çocuk ölümlerini azaltmak istiyoruz ve bu konuda çok da başarılıyız. Ama hala şunu unutamıyoruz ki 20’li yaşlarda evlenmek ile 15 ile 20 yaş arasında evlenmek arasında çocuk ve anne ölümü yönünden dört kart daha fazla bir risk var. Demek ki biz bu durumların önüne geçmeden, Binyıl Kalkınma Hedefleri’nde yer alan eğitim, yoksulluk, anne ölümü ve çocuk ölümü gibi hedeflerin hiçbirine erişemeyeceğiz. Bunu akılda tutmak gerekiyor.
UNDP Türkiye: Sizin de söylemiş olduğunuz gibi çocuk evliliği, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ni oluşturan sekiz hedeften altısını doğrudan etkiliyor. Bu durum, sadece evlenen çocukları değil aynı zamanda sonraki kuşakları da etkileyerek sağlıktan eğitime toplumsal boyutlara varan sonuçlar doğuruyor. Ciddi riskleri ve yan etkileri olan bir boyutu var. Sizin de belirttiğiniz gibi, 15 yaş altı kız çocuklarının doğum sırasındaki ölüm riski, 20 yaşındaki bir kadına kıyasla 5 kat daha fazla. Bunlar da son derece önemli ve altının çizilmesi gereken gerçekler. Siz gelmeden Twitter üzerinden takipçilerimize size bir soruları var mı diye sorduk. ‘Gereğini bilgilerinize’ takma adlı bir takipçimiz “ Türkiye’deki yeni eğitim reformunu, cinsel ve üreme sağlığı açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sormuş.
G.Y.: Aslında aktarmaya çalıştığım öyküde iki şey buluşuyordu: Genç olmak ve bilgiden yoksun olmak. Bu çok önemli bir şey. Yani bilgiden ve eğitimden yoksun olduğunuzda kendinizi koruma araçlarından yoksun oluyorsunuz. Riskli bir dönemdesiniz. Çocuk gelin ne demişti: “ Kocamla doğum kontrolü hakkında hiçbir şey konuşmadık, hiçbir şey bilmiyorum” demişti. Türkiye’de büyük bir engel var: dünyanın birçok yerindeki okullarda yaşa göre yapılandırılmış olan ergen sağlığı, cinsel sağlık ve üreme sağlığı gibi eğitim programları Türkiye’de müfredata tam olarak kazandırılmış durumda değil. O nedenle, özellikle ilköğretimden başlayarak bu eğitimlerin yapılandırılmaması büyük riskleri de beraberinde getiriyor. Bu durum aynı zamanda, okul içi şiddet, çatışma ve istismardan tutun da kendi bedenini koruyamama ve riskli davranışlara kadar her şeyi bir araya getiriyor. Örneğin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir verisi var elimde. Evlilik nedeniyle okulu bırakanların yüzde 98,6’sı kız çocukları. Bilgileri yok, okulu tamamlayamıyorlar ve bir anda ebeveynliğe ve evlilik hayatına atılıyorlar.
UNDP Türkiye: Türkiye’yi diğer bölge ülkeleriyle kıyaslarsak durum nedir acaba?
G.Y.: Kafkasya’yı ve Avrupa’yı dâhil ederek, erken yaşta evlilik ve annelik konusundaki riskleri değerlendirdiğimizde Türkiye en olumsuz sondan ikinci ülke. Bizden biraz daha kötü olan tek ülke var o da Gürcistan. Bu istatistiği tersine çevirmenin yolu var o da, gençleri okul içi ve dışında bilgiye ulaştırmak. Okul dışı eğitim için kaynaklar da önerebiliriz hatta.
UNDP Türkiye: Nedir bu kaynaklar?
G.Y.: Örneğin birgenclikhikayesi.com diye bir web sitemiz var. Burada gençler, isimleri ve adresleri görünmeden anonim olarak soru sorabiliyorlar. Biz hiçbir bilgilerine erişemiyor sadece sorularını görüyoruz. Anında sorularını yanıtlayıp, eğer bir sağlık sorunları da varsa onları nereye başvurabilecekleri konusunda yönlendiriyoruz. Bugüne kadar çok olumlu bir süreç içerisinde hem bilgi paylaştık hem de sorunları çözdük.
UNDP Türkiye: O zaman birgenclikhikayesi.com’a hemen giriyoruz. Tartışmaya katılmak isterseniz, programı dinledikten sonra da #yeniufuklar veya #kizcocuguolmak etiketlerini kullanarak bize Twitter üzerinden ulaşabilirsiniz. Gökhan Bey çok teşekkürler.
G.Y.: Ben teşekkür ederim.
UNDP Türkiye: Konuğumuz Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’ndan Üreme Sağlığı Türkiye Program koordinatörü Sayın Gökhan Yıldırımkaya idi. Ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye temsilciliğinin hazırladığı Yeni Ufuklar’ın bu haftalık da sonuna geldik. Programı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyosu Radyo İlef’te hazırladık. Programımızı FM bandında ve internette Açık Radyo’dan; yayın ağımızdaki üniversite radyolarından; Podcast formatında ITunes üzerinden ayrıca undp.org adresinden ulaşabilirsiniz. Sosyal medya üzerinde kullanıcı adımız undpturkiye. Tekrar görüşmek dileğiyle, hoşçakalın!
Katkıda Bulunanlar
Editör: Faik Uyanık
Asistan: Nazife Ece
Stajyer: Irmak İnan
Bu sayıya katkıda bulunanlar: Deniz Tapan
© 2012 UNDP Türkiye
Yeni Ufuklar’ın tüm hakları UNDP Türkiye’ye aittir. Yeni Ufuklar dergisinin kaynak gösterilmesi ve ilgili linkin verilmesi kaydıyla dergiden alıntı yapılabilir.